27 Şubat 2018 Salı

Sultan II. Abdülgoogle Han



Prof. Dr. (?) Ebubekir Sofuoğlu denen ahlaksız ve cahil herif, Sultan II. Abdülhamid için "Google'ı icat eden kişi" dedi.

Bu tarih tezini hiç yabana atmayın!

Nuh oğluyla cep telefonuyla irtibat kurduysa aradan geçen birkaç on bin yılda o telefona arama motoru eklemeyi de başarmıştır ecdadımız. Geç olmuş, tamama erdirmek Abdülhamit’e kalmıştır. Gülmeyin.

Hatta imkânı olan varsa, torun Nilhan’a haber versin, miras kovalayacak yeni bir kapı açılmıştır o üçkağıtçıya.

Mantık arayacak bir neden yok düzende! 

Kafası hurafelerle şekillenmiş gerici güruh için tarih dediğin nedir ki? Eşeğe binemeyeni helikoptere bindirir, çölde yıldız sayanın eline cep telefonu tutuşturur, okuma yazması olmayana arama motoru icat ettirir.

Kutsal şehir Urfa bu vizyonun ete kemiğe bürünmüş şeklidir mesela. İbrahim Peygamberi Roma Sütunlarına bağladığı bir mancınıkla fırlattırır, aşağıdaki pagan mabedine düşürüp Tanrı Atargatis kılığında Balıklı Göl’de yüzdürür. Bu olayların aralarındaki bin yılı aşan zaman farklılıkları dinciyi durdurmaya yetmez.

Döndük dolaştık geldik başladığımız yere. Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’ni beğenmeyen liberal çetenin kulakları çınlasın, Fesli Kadir artık rejimin resmi tarihçisi.

Ülkenin gerici geleneği zincirlerinden boşandı, kısa cumhuriyetin biriktirdiği her şeyi yıkarak ilerliyor. Bu yıkımı sürdürebilmek için bir efsaneye ihtiyaçları var. O efsane ihtiyacını da Sultan Abdülgoogle ile karşılıyorlar. Efsanedir gerçekten. Koca bir imparatorluğu batırmış, o arada ülkenin yakın tarihindeki bütün ilerici ataklara da bizzat şahit olmuştur.

***

1842 doğumlu. Kardeşinin indirilmesi gereği doğunca gözler ona dönmüştü ama çevresinde kuşkulu bir tip olarak biliniyordu. Büyük kardeşi Murad'ın alaşağı edilmesi üzerine 1876 yazında bu kuşkulara rağmen mecburen tahta çıkarıldı. Tahsili yoktu ama pek kurnazdı. Gerçek yüzünü ve gerçek amaçlarını saklamakta mahirdi. Bu sinsi saray oğlanı etrafına güvensizlik saçmasına rağmen bir yolunu bulup muhaliflere ve özellikle Mithat Paşa’ya meşrutiyet yanlısı olduğu izlenimi vermeyi başarmıştı. Tahta çıktığı yıl oluruyla ülkenin ilk anayasası ilan edildi. O artık yetkileri sınırsız bir padişah değil, anayasayla sınırlanmış bir iktidarın başıydı.

Osmanlı’nın çok bunalımlı bir dönemine denk gelmişti iktidarı. Osmanlı toprakları her geçen gün etrafındaki güçler tarafından kemiriliyor, yiyip bitiriliyordu. Sinsi sultanın pek aldırdığı yoktu bu hale. O ilk anayasanın mimarı olan Mithat Paşa ise neredeyse tek başına devletin onurunu korumaya, bağımsızlığını güvence altına almaya çalışıyordu. Haliyle sinsi sultanın ilk icraatı bir bahane bulup Mithat Paşa’yı vezirlikten azletmek ve anayasayı askıya almak oldu. Meclisi kapatmadı ama. Vekiller hiçbir iş yapmadan maaş almaya devam etti. İçeride böylece kısmi bir sessizlik sağlamış oldu.

“Şanlı Plevne direnişi” türü “kahramanlıklar” onun zamanının keşfidir. Hep yeniliyor, hep kaybediyorduk ama kahramanca direniyorduk. Bu kahramanlıklar yüzünden Rus Ordusu Tuna’yı geçip İstanbul önüne kadar ilerlemişti. Rusların önünden kaçan askerlerin ve göçen halkın perişanlığını anlatmaya kelimelerin gücü yetmez.

Ülkesi adım adım işgal edilirken sinsi sultanın yaptığı tek şey Ruslara daha fazla ilerlememeleri için yalvarmaktan ibaretti. Krizi fırsata çevirmeyi de ihmal etmedi o arada. Rus ordusunun ilerleyişini bahane ederek Mebusan Meclisi'ne kilit vurmayı başardı.

***

Saraydaki ilk iki yılının özeti böyle. Bütün suçlarının sorumluluğunu Mithat Paşa’nın ve meclisin omuzlarına yükleyip, bu sayede tek adam yönetimi için kapıyı sonuna kadar aralamıştı. O bunlarla uğraşırken batıda sınırları Ege’de biten bir Bulgaristan kurulmuştu. Doğu’da Batum, Kars ve Ardahan Rusları eline geçmişti. İstanbul elden gitmediyse Rusların ilerlemesinden rahatsız olan Avrupalı güçler nedeniyleydi. Fakat onun bütün dikkati içerdeydi. Devrilmekten korkuyor ve bu ihtimali ortadan kaldırmanın yollarını arıyordu.

Abdülaziz’in intiharı bunun için biçilmiş bir kaftandı. Abdülaziz intihar etmemiş, öldürülmüştü iddiasına göre. Bu iddiasını araştırmak üzere Yıldız’da özel bir saray mahkemesi kurdurdu. Bu uyduruk mahkemede Abdülaziz’in korumalarını ve elbette onlarla birlikte Mithat Paşa ve damatlarını tutuklatıp, yargılattı. Tutuklu korumalardan işkence ile alınan itiraflara dayanarak Mithat Paşa idama mahkûm edildi ve Taif’e sürüldü. Orada mahpusta gün sayarken saraydan gelen talimatla öldürüldü. Sinsi sultan tarihimizin bu önemli şahsiyetini önce cinayetle suçlayıp gözden düşürmeye çalışmış, sonra da ortadan kaldırtmıştı. Katil o değilse bile emri veren odur!

Şimdi nefret ettikleri İttihat ve Terakki 1889’da sinsi sultanın bu baskı rejimine karşı kuruldu. Okullar kaynıyordu, ordu rahatsızdı. Sinsi sultan ülke kaynarken Yıldız Sarayı'nda devşirmelerden oluşturduğu korumalarının sağladığı güvenli ortamda keyif çatıyordu. Muhaliflere karşı acımasız bir hafiye ağı kurmuştu. Topraklarına yaydığı zulmü yol, köprü, okul inşaatlarıyla örtmeye çalıştı. Tabii bugün tanık olduğumuz gibi bunları sınırsız bir borçlanma ile yapıyordu. O kadar borçlandı ve istikrarsızlık o kadar arttı ki alacaklılar yeni borçlar vermeden önce eskilerinin ödeneceği yolunda garanti istedi. 1882’de bu amaçla Duyun-u Umumiye İdaresi kuruldu. İdare “milli”ydi milli olmasına ama alacaklılarının idaresindeydi. Pul, tuz, ipek, balıkçılık ve benzeri sektörlerden gelen vergiler, hatta bazı özerk vilayetlerin vergileri doğrudan borca yatırılacaktı. Bugünkü varlık fonuna benzer bir şeyden söz ediyoruz anlayacağınız. Böylece devletinin bir kısmını alacaklıların yönetimine terk etmiş oldu.

Sinsi sultanın kurduğu bu zulüm şebekesi 30 küsur yıl sonra nihayet 1908 yazında sona erdirilebildi. Devrim despotun kapısını çalmış, o korkuyla rafa kaldırdığı anayasanın yeniden ilanına razı olmuştu. 1909 Nisanı'nda “padişahım çok yaşa” nidalarıyla taraftarları ayaklandı. Gericiliğin ayranı yeniden kabarmıştı. Rumeli’deki Hareket Ordusu koştu yetişti, Taksim’deki topçu kışlasında başlayan gerici ayaklanmayı bastırdı. Abdülhamit anayasaya yeniden tecavüz edeceği korkusuyla alaşağı edildi. Önce Selanik’e sürgüne, sonra Balkan Harbi çıkınca İstanbul’a getirilerek Beylerbeyi Sarayı'nda ikamete zorlandı. 1918’de öldü ve nedense Sultan Mahmut türbesine gömüldü.

***

İşte tarihi. Çok tartışmalı bir kişilikle karşı karşıya olduğumuz kuşku götürmez. Sultanlığı bir yana, büyük yazarımız Doğan Avcıoğlu’nun deyişiyle “1 numaralı komprador”umuzdur. Onun anlattıklarına göre gecelerini Tarabya’daki malikânesinde Belçikalı tuhafiyeci kız Flora Cordier ile geçirir, gündüzleri büyük bir şirketin genel müdürü olan İngiliz komşusu Mr. Thomson’a yarenlik eder. Borsa oyunlarına meraklıdır. Rum bankacı Zarifi ve Ermeni borsa simsarı Assani’nin yakın dostudur. Yıldız Sarayı'nda Tatlısu Frenklerini ağırlamaktan pek hoşlanır. Faize düşkünlüğü dillere destandır. Bu sayede muazzam bir kişisel servet edinmişti. Saraydan ayrılırken unuttuğu bir defter sayesinde servetinin büyük kısmını yabancı bankalarda sakladığı anlaşıldı. Suriye, Mezopotamya ve Arnavutluk’ta yüzbinlerce hektar araziyi özel mülküne geçirmişti. Irak’ta petrol bulunan alanlar da buna dâhildir.

Mirasçıları Birinci Dünya Savaşının ardından bu muazzam serveti ele geçirmek için “The Sultan Abdülhamit Oil Wells” ve “The Sultan Hamit Han Estates Ottoman” adlı iki şirket kurdu. Birinci şirketin amacı Irak petrolünden hisse koparmak, ikincisinin ise o zamanın parasıyla 100 milyon lira tutarındaki gayrimenkullerini geri almaktı. Uzun uğraşlar sonunda İkinci Dünya Savaşının ardından 1,5 milyar lira değerinde bir serveti ele geçirmeyi başardılar.

E hazır para çabuk bitti. Geride Nilhan türü işportacılar kaldı. Ama onların iştahlarını kabartan asıl şey Abdülhamit’in dirilip ülkede iktidarı yeniden ele aldığını sanmaları.

Denildiği gibi tarihteki bütün büyük olaylar iki kere sahnelenir. Trajedi Abdülhamit’tir, biz komedi faslındayız. Abdülhamit’in hayal gücü genişti ama Rizeli bir akrabası olacağını düşünde görse hayra yormazdı. Üçkâğıtçı bir borsa oyuncusuydu ama nihayetinde asla bir “Nilhan Sultan” değildi. Marangozluğa yeteneği, polisiye edebiyata merakı vardı. Avrupa’dan getirdiği romanları çevirttirmiş, hatırı sayılır bir kütüphane oluşturmuştu. Bugün sahnelenen hali tartışılmaz bir vasıfsızlık ve kuşku götürmez bir cehaletle maluldür.

Peki, nedir bu Abdülgoogle hayranlığı? 

Çok basit; iktidara tutunmak için kullandığı aletler arasında “Panislamizm” de vardır. Ahmak Batılılara çakma halife kavuğunu göstererek şantaj yapmayı becerirdi. Ama bütün bu kıvraklığına rağmen devrildi gitti.

***

Karışıklığa mahal yok. Bizim yerimiz belli. 1876’da Mithat Paşa’nın yanındayız. 1908’de Abdülgoogle’ın sarayını basan devrimciler arasındayız. 1909’da Hareket Ordusu'nda neferiz. Bizim yerimiz saray soytarılarının mabadı değil, hilafeti kaldıran Mustafa Kemal’in yanıdır. Bu ülkeyi Abdülgoogle’a yar, bu halkı saraya yem etmedik, yine etmeyiz.

Google’ı Abdülhamit bulmuşmuş. Bilmez miyiz? Nevzuhur Sultan I. Tayyaryandeks döneminde her şey mümkündür!