19 Ocak 2017 Perşembe

Türk Çizgiroman Kahramanları - Genel Değerlendirme


Çizgi-romanlar konusu irdelenecekse şu soruyu sormamız gerekiyor:
Çizgi-roman kahramanı kimdir?
 
Bir çizgi-roman kahramanı öyle biri olmalıdır ki, başından geçen olaylar "macera" olabilecek kadar ilginç ve sürükleyici olsun. Öyle bir figür olmalı ki sıradan insanlardan ayrılsın. Ama bir taraftan da büsbütün inandırıcılıktan yoksun olmamalı,öyle ki okuyucular kahramanın şahsında kendilerinden de bir şeyler bulabilmeli, kendini onunla özdeşleştirebilmeli…

Türk çizgi-roman kahramanları; Türk okuyucular için, onların beklentilerine göre dizayn edilmişlerdi. Değil mi ki çizgi-roman kahramanı dediğin figür, aslında okuyucunun kendi hayallerini, özlemlerini ve fantazilerini bulduğu; kendisini özdeşleştirdiği bir simgedir; Türk çizgi-roman kahramanlarına bakarak, Türk insanının "kahraman"dan ne anladığını, ne gibi hayal ve fantazilere sahip olduğunu kabaca kestirebiliriz.

Eğer çocuk dergilerinde yeralan öğretici (didaktik) veya mizah dergilerinde yeralan eğlenceli (karikatüristik) naif ve basit çizgi-roman kahramanlarını bir kenara bırakacak olursak, Türk çizgi-roman kahramanlarının genel şablonunu şöyle ortaya koyabiliriz:

1- Türk çizgi-roman kahramanlarının hemen hepsi askerdir (veya akıncıdır, Padişahın veya Hakanın fedaisidir) Kahramanlığı, genelde liderine ve davasına bağlılıktan kaynaklanır. Çok sıkı silah kullanır. Sık sık gizli görevler üstlenip düşman ülkelere sızar. Asla sarhoş olmaz. Yalan söylemez, dedikodu yapmaz.

2- Dava adamı ve asker de olsalar, tarihi Türk çizgi-roman kahramanları düzenli bir orduya mensup değildirler. Mesela Yeniçeri olmazlar. Üniforma vs. giymezler. Yoksa tek başlarına gavur illerine gidebilirler miydi? O nedenle serbest takılmaları yadırgatıcı değildir. Yüzbaşı Volkan bile pek çok macerasında sivil giysilerle gizli görevlere girişir.

3- İlk iki maddeden olmak üzere, Türk çizgi-roman kahramanı "kendi adına ve kendi inisiyatifiyle” hareket etmez. İlla ki, devletin başındaki bir takım otoritelerin vereceği emir ve görevler yerine getirilirken kahramanlık yapılacaktır. Eğer intikam falan alınacaksa, bu iş 'esas görev' deruhte edilirken, vazife bilincinden şaşmadan, araya sıkıştırılır. Kahramanlık işi emir-komuta zinciri içinde yapıldığı için de, kahramanımız yaptığı veya yapmadığı işlerden dolayı asla pişmanlık duymaz. Özeleştiri yapmaz.

4- Türk çizgi-roman kahramanı bekar bir erkektir. Kadınların hemen hepsi Türk kahramana hayrandır. Yabancı (ve/veya düşman) ülkelerdeki kadınlar da (ki bunların arasında bazen düşman ülkenin Kraliçeleri, Prensesleri vs. de bulunur) Türk kahramana aşık olurlar ve kendilerini ona sunarlar. (Yüzbaşı Volkan bile, Sovyet Subayı Yüzbaşı Olga'yı gördüğü yerde yatay pozisyona geçmiyor muydu?) Türk kahraman ise (ki her zaman çok yakışıklıdır) hiçbir kadını geri çevirmez, memnun etmeden bırakmaz! Sevişme kısımları bir güzel resmedilir ve okuyucu buraları çok sever. Ama sonuçta kahramanımız hiçbir kadına bağlanmadan kutsal görevine geri dönecek, yeni maceralara ve yeni kadınlara koşacaktır.

5- Bizden süper kahraman çıkmaz. (Çok çok 'En Kahraman Rıdvan' gibi kendini komik duruma düşüren ve bu nedenle ancak mizah dergilerinde kendine yer bulabilen beceriksizler 'süper' kahramanlığa heveslenir)

6- Bizden, profesör veya bilim adamı gibi kişilerden yardım ve destek alan kahraman da çıkmaz. Türk çizgi-roman kahramanı aptal veya cahil değildir ama, okumuş-yazmış adamlarla işi olmaz. Onları mesela kütüphanede bir araştırma yaparken göremezsiniz. Okumuş-yazmış entellektüeller, Türk çizgi-romanlarında eğer dost taraftan iseler, zayıf ve güçsüz; eğer düşman taraftan iseler daima kötü niyetli ve habistirler. (Halkımız, okumuş-yazmış kişilerden pek hazzetmediği ve onlara güvenmediği için, olmalı)

Necdet Şen'in 'Hızlı Gazeteci'si bu tanıma uymuyor. Ama onu istisna olarak düşünüyorum. Bir de Galip Tekin veya Kemal Aratan'ın çeşitli mizah dergilerinde yayımlanmış bazı çizgi-romanları varsa da, bunlar SERİ değildi. Münferit maceraların ve sadece o maceralara özgü kahramanların -yani bir maceralık kahramanların- canlandırıldığı çizgi-romanlardı. Onları da istisna olarak almak mümkündür.

* * *
Türk çizgi-romanı bir 'geçişin' sonucudur. Önceleri gazetelerde tefrika romanlar yer alıyordu. Hani bilirsiniz, 'arkası yarın' formatında gazetelerde yer alan romanlar. Her gün, romanın sadece bir kısmı. O sıralar da bir takım polis dedektifleri de roman kahramanı oldularsa da, pek ilgi görmediler.
Sonra "pehlivan tefrikaları" başladı. Evet, işte bu: KUVVETLİ TÜRK, rakiplerini yere çalan kahraman prototipi. Bunun bir okur kitlesinde yankı bulması yayıncılara gösterdi ki, "tarihte" Türk milletinin şimdikinden daha kahraman olduğuna dair ideolojik bir nostalji, tiraj olarak geri dönmektedir. (Çetin Altan buna "Türk'e Türk propagandası yapmak" der)

Fakat okuma özürlü Türk okuyucusuna (?!) sadece 'yazılı' pehlivan tefrikası yetmiyor. Tirajı biraz daha yukarı çekmek için ne yapacağız peki?
Bu okurlar en son ne zaman ellerine kitap almışlardı? İlkokul 5. Sınıfta…
Nasıldı o kitap? Resimli hikaye kitabı..
Hah, tamam işte size formül… 

1950'li yılların sonuna doğru gazetelerde yer alan tefrika romanlar 'resimlendirildiler'.
Nasıl mı? Diyelim ki o gün 10 paragraf yayınlayacaksınız. Üç tane de kare çizersiniz.
Yetmedi mi? O zaman o resimlere bir de konuşma balonu ekleyeceksiniz.

Sonraları bu tarz "resimli" romanların bazıları o kadar ilgi gördü ki, münferit olarak da basılmaya başlandılar. Kimisi hep gazetelerde kaldıysa da, bazıları sinemaya uyarlanacak kadar çok sevildi.

İşte Türk çizgi-romanı böyle doğdu. Roman okuma, edebiyat vs. ile normalde ilişkisi olmayan bir kitleye 'hikaye pazarlama' taktiği olarak.. 

Aslında yayıncı açısından düşünülecek olursa, son derece akıllıca ve başarılı bir taktik olduğunu söylemek gerek. Ama, Türk çizgi-roman okuyucusunun, yabancı çizgi-roman okurlarından farkını da işaret etmemiz yerinde olacak. Çünkü çıkış noktaları arasında farklar vardı.

* * *
 
Fatih'in Fedaisi Kara Murat ve Malkoçoğlu kendi tiplerinin prototipleri olup, gazetelerde yayınlanırdı. Sonradan bunların çok sayıda taklidi Burak Bey, Doğan Bey, Doğan görünümlü Şahin Bey vs. gibi isimler altında boy gösterdi.

Abdullah Turhan yetenekli bir ressamdı, yazarları farklı olan birden fazla kahramanı resimledi. Hatta kendisi de Tarkan'ı andıran (sarışın , Orta Asya Türkü) Tolga'yı yarattı. Tercüman çocuk dergisinde yayınlanan Tengiz, kısa bir süre çıkan Bahadır gibi kahramanları da saymaya kalksak bu işin sonu gelmez.

Ama üç tanesi var ki, bahsedilmesi şart: Sezgin Burak'ın Tarkan'ı, Suat Yalaz'ın Karaoğlan'ı ve Ali Recan'ın Yüzbaşı Volkan'ı...

Süper Kahraman Ne Yapsın?



    Where've all the good men gone and where are all the Gods?
    Where's the street-wise hercules to fight the rising odds?
    Isn't there a White Knight upon a fiery steed?  
  Bonnie Tyler – Holding Out for A Hero  
Matrix Revolutions filminden çıkmışım, biraz başım dumanlıydı. Wachowski kardeşler ikinci filmde ortaya attıklan soruları, olabilecek en kıvrak şekilde yanıtlamaya çalışmışlardı serinin üçüncü filminde.
Bu filmin derinlerinde bir yerde bizi saran nokta, herhalde 'özlediğimiz ve gelmesini umduğumuz' kahramanı canlandırmasıydı.
Dahası, kendi içimizde zaten bulunduğuna inandığımız 'O' kahramanın dışarıya çıkışına olan inancımızı tazelemesiydi belki de…
Ahir zaman film ve roman kahramanları artık çokça nihilist oluyorlar. Zaten kaybolmuş ve mahvolmuş bir dünyada, düşmanlarını yendikten sonra en fazla bir Pirus zaferi umuyorlar. Aslında 'akıllı ve bilinçli' bir kahraman bundan daha fazlasını da umamaz, çünkü en iyi ihtimalle elde edebileceği de budur: Kendi mahvoluşu karşılığında kendi türünün belki biraz daha yaşayacak zaman kazanabilmesi – ve gene geleceği belli olan tehdidin / tehlikenin / kötü adamların uzaktan göz kırpmaya devam etmesi…
Günümüzdeki roman ve film kahramanlarının bu kadar nihilist olmasının temelinde, herhalde gerçek modern hayatta artık kahramanlara ihtiyaç kalmaması yatıyor. Modern zamanların böyle bir talebi yok, esasen modern toplum içinde kahramanlara yer de yok.
Viva Zapata filminden Marlon Brando'nun repliklerini hatırlıyorum:

Varlığını devam ettirmek için kahramanlara ihtiyaç duyan bir rejim ya da düzen er veya geç yok olacaktır. Çünkü kahramanlar ilelebet koruyucu olarak başımızda kalamazlar. Değil mi ki onlar da insandır, bir gün ya kendi zaaflarına yenik düşeceklerdir ya da Hak vaki olunca bu dünyadan ayrılacaklardır. Eh o zaman kurtardıkları ve korudukları toplumun başına neler geleceğini düşünsenize..

Bu mantığı devam ettirirsek:
Aslında kahramanlara ihtiyaç duymayan toplum ideal toplumdur.

Aynı şekilde, çoğulcu demokrasilerde 'kahraman' OLMAMASI gerekmektedir. Demokratik modern toplum, 'kahramanlar olmadan ayakta durma' prensibine göre oluşturulmaya çalışıldığı için 'kahraman adaylarının' bile ortaya çıkması zararlı ve tehlikeli sonuçlar verebilir.
Karşıtların birliği yasasına göre, herkesçe kabul edilecek bir kahramanın ortaya çıkması için herkesin üstünde mutabık kalacağı 'kötü' şeyler olması ve bu KÖTÜ şeyler karşısında herkesin çaresiz duruma düşmesi önşarttır. Oysa kimine göre kötü olan şey kimine göre iyidir. Mutlak kötü olmayınca, kahraman kime karşı savaşırsa savaşsın, mutlaka karşı taraf tarafından 'deli ve aptal' muamelesine tabi tutulacaktır.
Hakikaten günümüzde kahramanlara yer yok! Sıradan insanı onursuzlaştırmaya ve maymun yerine koymaya kurgulanmış medya dünyası, rating yapmak için 'kahramanın en kralı'nı bile rezil soytarı edecek yöntemleri oluşturmuş çoktan.
Ve tabii bütün bunlar 'halkın bağımsız ve özgür haber alma hakkı' adına yapılacak. Hiç kuşkunuz olmasın!
Bir an gözünüzün önüne getirin: Televizyondaki bir haber programında veya basın toplantısı sırasında, 'kahramana' soruyorlar:

"Evet ama bu yaptığınız doğru mu? Şiddet bir çözüm mü?"
"Çocuklara kötü örnek olduğunuzu düşünmüyor musunuz?"
"Dövdüğünüz / öldürdüğünüz kişilerin de insan olduğu hiç aklınıza gelmedi mi? Ya onların aileleri ne olacak?"
veya daha aşağılayıcısı:
"Bunları 'kahraman' olmak için mi yapıyorsunuz?"
hatta en kötüsü:

"Bu işten maddi çıkar sağladığınız söyleniyor, bu konuda ne söyleyeceksiniz?"

Bu arada karşıt görüşlere yer vermek adına 'kötü adamları' da konuştururlar herhalde:
"Biz Kırk Haramiler olarak gayet namuslu işadamlarıydık. Kimseye zararımız yoktu, hatta 40 kişiye istihdam yaratıyorduk!
Bu hain ve alçak Ali Baba geldi, hukuk devletini hiçe sayarak mallarımıza el koydu!
Onun, medya patronlarıyla kirli ilişkiler içinde olduğunu biliyoruz. Elimizde bantlar var. Yakında bunları tek tek açıklayacağız.."
Bunlardan başka, 'nazenin bakışlı romantik köşe yazarları' ve 'yalan yanlış bildikleri şeylerle iki anlamsız laf gevelediklerinde haber programı yaptığını sanan bön oğlanlar' da "Bebekler öldürülmesin, Ali Baba'ya HAYIR!" mealinde sayfalar ve saatler dolusu laf ederler.

(Bunların ürettiği saçmalıklar sosyal medyada kendine geniş yer bulur hatta!)


Günümüzde kalan gerçek kahramanlar ise, herşeye rağmen işini layıkıyla ve doğru yapmaya çalışan sıradan insanlar olsa gerek.

İsimsiz kahramanlar yani…
Onları 'varlarken' ve 'iş başındayken' farketmezsiniz. Ancak işlerini bıraktıkları ve çekip gittikleri durumda, yani 'yokluklarında' hissedilirler. O zaman da "Tam da ihtiyaç anında ortada yok!" diye bozuk atarız onlara.
Günümüz kahramanları nihilist olmasınlar da ne yapsınlar Allah aşkına?

Herkesin Bir Süper Kahramanı Vardır


 
Dünya barışının sağlanması gibi büyük misyonlara soyundukları ya da "dünyayı ele geçirmek isteyen" çılgın ve kötü insanlardan bizi korudukları için süper kahramanlara hayranlık duyuyoruz. 


1940’lardan beri çizgi-roman kahramanlarının siyasi propaganda aracı olarak kullanıldığını öğrendiğimizde, süper kahramanınızı gene de sevecek misiniz?

İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde ortaya çıkan Amerikan süper kahramanları, her türlü politik propagandanın malzemesi oldular. Gün geldi vatanı kurtardılar, gün geldi uyuşturucularla mücadele ettiler. 

İş propagandaya geldiğinde çizgi-romanların süper kahramanları en fonksiyonel devirlerini 1940’larda yaşadılar. ABD daha Pearl Harbour felaketini yaşayıp İkinci Dünya Savaşına girmeden çok önce, Musevi asıllı yazar-çizer ve yayıncılar Hitler’le uğraşamaya başlamışlardı bile. 

Yetmiş yıl önce Cleveland’lı iki Musevi genç Jerry Siegel ve Joe Shuster, Superman adlı çizgiroman kahramını yarattılar. Superman’in ardından pek çok taklitçisi çıkacak ve Amerikan çizgi-roman dünyası daha pek çok ‘süper kahraman’ yaratacaktı. 

Süpermen ilk başlarda rüşvet yiyen ahlaksız patronlarla mücadele ediyordu. Ama kısa sürede kötü adam rolü NAZİ’ler ve Japonlara geçecekti. 

Haftalık Look dergisinin 27 Şubat 1940 tarihli sayısı için Siegel ve Shuster’e verilen görev "Süpermen savaşı nasıl bitirir?" konusunu işleyen iki sayfalık bir Süpermen öyküsü çizmekti. Bu macerada Süperman Siegfried hattını geçerek Hitler ve Stalin’i yakaladığı gibi Cenevre’deki uluslar arası mahkemeye çıkarıyor ve bu mahkemede "gereksiz yere şiddet uygulayarak savunmasız ülkeleri mahvetmek suçundan" Hitler ve Stalin suçlu bulunuyordu. Nürnberg duruşmalarını düşünecek olursanız, bu propagandanın NAZİ’lere karşı etkili olduğu söylenebilir. 

SÜPERMEN BİR YAHUDİDİR
 
1940 tarihli bu Süpermen macerası NAZİ propagandacısı Joseph Göbbels’in kulağına gitmiş ve onu çok öfkelendirmişti. O kadar ki kendisinin bir toplantıda "Süpermen bir Yahudidir!" diye bağırdığı söylenir. Kısa bir süre sonra 25 Nisan 1940’ta SS gazetesi ‘Das Schwarze Korps’ta yayınlanan ve bizzat Göbbels tarafından kaleme alındığı sanılan bir yazıda Jerry Siegel’ın "entelektüel ve fiziksel açıdan budanmış (sünnetli) bir Colaradolu hamamböceği olduğu ve "karanlık yöntemler kullanarak Amerikan çocuklarının beynini yıkadığı" idda edilmekteydi. 

CAPTAIN AMERICA
 
Bunu izleyen dönemde New York’lu iki Musevi Joe Simon ve Jack Kirby, en vatansever süper kahramanı piyasaya sürdüler: Captain America! Bu karakterin kostümü tıpkı bir Amerikan bayrağı gibi yıldızlar ve şeritlerle süslenmişti. 

Daha ilk sayısının kapağında Hitler’e karşı yumruğunu sıkmış olan Captain America, maceranın sonunda bu yumruğu patlatınca, Amerika’daki Nazi sempatizanlarını sabrı taştı.
Simon ve Kirby’nin stüdyolarına tehdit telefonları ve mektupları gelmeye, etrafta karanlık tipler dolanmaya başlayınca New York belediye başkanı Fiorello LaGuardia bizzat Joe Simon’a telefon açarak "Çok iyi bir iş yapmakta olduklarını" söylemiş ve yirmi dört saat polis koruması sağlamıştı. 

Savaş bitince Captain America kalkanını duvara asıp ortalıktan çekildi ama 1950’lerde Kore savaşı nedeniyle tekrar ortaya çıkıp komünist düşmanlara gününü gösterecekti. 

1960’lar ve 70’ler boyunca süper kahramanlar ‘gerçek meselelerle’ ilgilendiler. Bilhassa uyuşturucu ve suçlardan uzak durulması şeklindeki mesajları genç okurlarına taşıdılar.




18 Ocak 2017 Çarşamba

Netflix İçerik Yöneticisi: Türk dizilerini anlamaya çalışıyorum!

Dünyanın en prestijli online TV platformlarından olan ve bir süre önce Türkçe yayınlarına da başlayan Netflix’in İçerik Yöneticisi Ted Sarandos anlatıyor...

Sarandos, dünya dizi sektöründeki son gelişmelere, Netflix'e ve dizi kültürüne dair ilginç bilgilere değinirken Türk dizileri hakkındaki fikirlerini de aktardı.

Netflix ekibinin çalışma şekline dair önemli detaylar anlatan Ted Sarandos, "En iyi hikâyeleri ve hikâye anlatıcıları seçiyoruz. Bizim normal kanallardan farkımız, insanların işlerine karışmadan, işlerini istedikleri gibi yapmalarını sağlamamız."

İyi hikâyelerin evrensel olduğunu söylüyor Sarandos ve ekliyor: "Ancak önemli olan o evrensel hikâyelerin dünyanın her yerindeki izleyiciye kaliteli şekilde ulaşmasını sağlamak."

"TÜRK DİZİLERİNİ ANLAMAYA ÇALIŞIYORUM"

Türk dizilerini izleyip izlemediğine dair soruya karşılık "Şimdilik sadece Türk dizilerinin olayını anlamaya çalışıyorum," diyen Ted Sarandos bunu şöyle açıklıyor: "Bölümler aşırı derecede uzun ve sürekli iki güzel insanın birbirine baktığı uzun sahneler var. Bunun neden bu kadar çekici olduğunu anlıyorum çünkü bütün oyuncular çok güzel. Yine de her dizinin bu kadar uzun olmasına aklım ermiyor."

Bu sözlerine ek olarak Ted Sarandos; İran, Meksika gibi "karışıklık yaşayan" ülkeler örneğini vererek "Türkiye'nin şu an yaşadıklarının 5-10 sene sonra yaratıcıları, hikâyeleri nasıl etkileyeceğini merak ediyorum. Büyüleyici bir değişim izleyeceğimizi düşünüyorum," diyor.

NETFLİX YAPIMI TÜRK DİZİSİ OLACAK MI?

Konuya dair söylentilerin sorulduğu Ted Sarandos, "Henüz net bir proje yok," dese de mutlaka olacağını söylüyor. "Türk dizilerine özellikle önem veriyoruz çünkü Türk dizileri tam da aradığımız, istediğimiz diziler. Dünyaya hızla yayılıyorlar."

12 Ocak 2017 Perşembe

Hani nerede bu uzaylılar? Niçin onları hala keşfedemedik?

uzaylılar

Uzaylıları Neden Hâlâ Keşfedemediğimize Dair 5 Teori

İnsanların büyük bir kısmı, başka gezegenlerdeki yaşam olasılığı konusunda takıntı sahibi. Bunun bir sonucu olarak, uzaylı medeniyetlerle alakalı sayısız film, kitap ve tv dizisi üretmiş durumdayız. Dahası hatırı sayılır sayıda insan, uzaylıların var olmakla kalmayıp gezegenimizi sürekli ziyaret ettiği, çiftlik hayvanlarımızı kaçırdığı ve hatta bazılarımıza tecavüz ettiği (!) inancına dayalı bir alt kültür bile oluşturmuş durumda.
Fakat içtenlikle ve neredeyse büyük bir kesinlikle söyleyebiliriz ki, henüz herhangi bir Dünyalı warp motorlu uzay gemilerini ya da Crab Nebulası’ndaki küçük göğüslü uzay kadınlarını görmedi. Belki de hiç göremeyecek. Çünkü uzaylılarla tanışma ihtimalimiz olmayabilir. Neden mi? Açıklayalım:

Büyük İhtimalle Fazlasıyla Dünya Dışı Yaratık Gibidirler

uzaylılar 2
Dünya dışı yaratık anlayışımız, bariz bir şekilde Dünya’daki yaşamdan esinlenmiş durumda. Bilimkurgu ve fantastik eserlerin hemen hemen hepsinde insan olmayan ırklar insansı bir şekilde resmedilmiştir; Uzay Yolu serisinden bildiğimiz Klingonlar teknik olarak kızgın uzaylı mağara adamlarıyken, Vulcanlar neredeyse tamamen insan görünümünde. Luke Skywalker ve Han Solo, 70’li yıllardan kalma dünyalı beyaz adamlara benzeseler de aslında birer uzaylıdırlar. Mass Effect serisinden Asari ise deri altı rasta saçlı mavi Şirinleri andırıyor. History Channel’ın UFO programlarında gördüğümüz sözde UFO görgü tanıkları bile uzaylıları tıpkı insanınki gibi kafa, kol, bacak ve gözlere sahip şekilde tanımlıyorlar. Alien serisindeki Xenomorphlar da, insan figüran tarafından oynanabilmeleri için insana benzetilmiştir. Sözün özü şu ki, zeki canlıyı bir şekilde insan formunda tasvir etmek gibi bir eğilimimiz var.
Gerçekteyse yaşama ev sahipliği yapabileceği düşünülen herhangi bir yıldız kümesinde canlılığın nasıl bir şey olacağını bilmiyoruz. Örneğin bir gezegendeki baskın yaşam formu, neon gazı ve uzay şimşeğinden oluşan bir osuruk bulutu olabilir. Atonal ıslıklarla, etraftaki hava sıcaklığını değiştirerek, hatta belli kokular salarak birbirleriyle konuşuyor olabilirler ki açıkçası bu üçüncü yöntem insan türünün kimi bireylerinde de zaten gözlenmektedir.
Başka bir deyişle, Dünya’da yaşamın temeli olan karbon tabanlı sistem, tüm evrende geçerli olmayabilir. Uzaylıların gezegeninde karbon atomu bulunmayabilir bile. Yani uzaylı medeniyetlerle şimdiye kadar karşılaşmadığımızı düşünmemizin sebebi, karşılaştığımızda onların uzaylı olduğunu anlayamamamız olabilir. Uzaylıların fiziksel olarak insana çok benzediğini kabul etsek bile, onların düşünme biçimleri hız ve tepki açısından bizimkinden çok farklı olabilir. Bu konu Carl Sagan‘ın ünlü romanı ve film uyarlaması Contact‘te de işlenmiştir. İnsanların, uzaylılar tarafından gönderilen tek bir cümleyi çevirmesi aylar, yıllar alabilir. Uzaylılar 70 yıldır bize aynı cümleyi tekrar tekrar gönderiyor olsalar, biz sinyal kirliliği sanıp es geçiyor bile olabiliriz.

Belki de Bize Müdahale Etmek İstemiyorlar

uzaylılar 3
Bizle iletişim kurabilecek kadar ileri bir uygarlık olduğunu varsayalım, ama bizim gezegenimizi yok etmek veya altınlarımızı kaçırmak istemesinler. Yine de bizimle iletişime geçmek istememelerinin önemli sebepleri olabilir. Eğer daha önceden Uzay Yolu dizisini izlediyseniz Atılgan filosunun uymak zorunda olduğu (ve yaklaşık 8 defa ihlal ettiği) Birleşik Federasyon’un birinci direktifini biliyorsunuzdur.
Bilinç sahibi ırkların, normal kültürel evrimlerine göre yaşama hakkı kutsaldır, hiçbir mürettebat diğer canlıların normal ve sağlıklı gelişimine müdahale etmeyecektir. Yüksek düzeyde bilgi, güç ve teknolojinin onu doğru kullanma kapasitesinde olmayan dünyalarla paylaşılması, bu kısıtlama kapsamındadır… Bu emir tüm diğer emir ve uygulamaların üstündedir ve en yüksek ahlaki sorumluluktur.
Kısaca sonucu ne olursa olsun, Atılgan diğer gezegenlerdeki yaşama hiçbir şekilde müdahale edemez. İki uzaylı ırkın savaşında taraf tutamaz ve onları lazer topları ile silahlandıramaz. Aynı şekilde açlıkla boğuşan bir köye uzay kekleriyle dolu koliler yollayamaz. Gerçekten de bu direktif yüzünden birçok medeniyetin birbirini yok etmesine izin verilmiştir. Dünya dışı canlılarla ilgili böyle bir teori gerçekten de mevcuttur. Hayvanat Bahçesi Hipotezi denen bu hipotez, Dünya’nın doğal gelişim ve evrimini bozmamak için müdahaleden kaçınan gelişmiş uzaylı ırkların varlığını kabul eder. Uzaylılar, bizler onların belirlediği bir seviyeye ulaşana dek bizi sadece izleyecekler, biz yeterince olgunlaşınca zamanda yolculuk yapabilen roketlerinin sırlarını bizimle paylaşacaklar.
Bu uzaylılar ne kadar dallama değil mi? Belki de değil… Ne kadar iyi niyetle olursa olsun, hayırseverlik bazen hiç öngörülemeyen şekilde geri tepebilir. Kuraklığı ve geri kalmışlığıyla bilinen Etiyopya’da hayat standartlarını yükseltmek için birçok proje uygulandı. Bu projelerden biri de evlere şebeke suyu bağlanmasıydı. Bu projeyle bebek ölümleri önemli oranda düştü, böylece nüfus patlaması ve barınma sorunu ortaya çıktı. Nüfus artışıysa daha fazla kaynağa ihtiyaç duyulması demek ve maalesef musluklardan para akmıyor. Hayatta kalmayı başaran çocuklar büyüdüklerinde açlıkla karşı karşıya kaldı. Kısacası bir problemin çözümü daha kötü başka problemlere yol açtı.
Hayvanat Bahçesi Hipotezi açısından bakarak, uzaylıların karanlık çağ döneminde Dünya’yı ziyaret ettiğini ve insanların üzerine uzay yengeçleri salmadığını düşünelim. Bunun yerine, kendi kendini şarj edebilen ay küpü teknolojisini ve bizi kaynaklar için bir daha mücadele etmek zorunda bırakmayacak gelişmiş sulama teknikleri getirmiş olsunlar. Uzaylılar geri dönerken, insanlara tükenmeyen kaynaklar bıraktıkları için gönül rahatlığı içinde olacaklardır. Ardından Dünya’daki nüfus kısa sürede çok artacak; bu kez savaşımız petrol için olmayacak ama barınma sorunu yüzünden ay küpü lazerlerimizi birbirimize doğrultacağız. Uzaylı dostlarımız 100 yıl sonra durumumuza bakmak için geri döndüğünde yıkılmış bir dünya ve cesetlerimizle karşılaşacaklar. Kara kara İntergalaktik Topluluğa sunacakları raporu düşünecekler. Uzaylıları böyle bürokratik sorunlarla üzmek istemeyiz elbette, onlar da istemeyeceklerdir. Ancak tek sebepleri bu olmayabilir…

Uzaylıların Vaktini Almaya Değmeyecek Kadar Değersiz Olabiliriz

uzaylılar 4
İvmelenen Getiri Yasasına (Law of Accelerating Returns) göre bir medeniyet teknolojik adımlar atmaya başladığında, gelişmişlik seviyesi kısa sürede üstel olarak artacaktır. Örnek vermek gerekirse insanlar binlerce yıldır bu dünyada takılıyor ama en büyük ilerlemelerini son yüzyılda yaptı. Bu gelişmelerin her iterasyonu bir öncekine göre daha kısa sürede gerçekleşmiştir; bilgisayarsız dönem ile ilk bilgisayarların yapılmasına kadar zaman, iPhone 4 ile iPhone 5 arasındaki zamandan çok daha fazladır. Her bina inşa edişimizde çivi ve çekiçleri tekrar icat etmeyiz, var olan aletleri daha verimli kullanmanın yollarını deneriz.
Şimdi aynı mantığı ileri gelişmişlik düzeyine ulaşmış, yıldızlar arası mesafelerde dolaşabilen uzaylılar için uygulayalım. Eğer uçan daireler teknolojik gelişimin son aşamaları ise, uzaylılar teorik olarak İvmelenen Getiri Yasasının çoktandır keyfini çıkarıyorlar demektir. Dünyanın son 50 yıllık teknolojisini alır 300 veya 400 ile çarparsak yıldızlar arası seyahat edenlerin teknolojilerine ulaşabiliriz. Halbuki biz mikrodalga fırında pizza ısıtan insancıklar olarak onlara ne verebiliriz ki?
Bizim kırmızı balıklarla konuşmak için vakit harcamadığımız gibi, uzaylı medeniyeteler de bizimle vakit harcamak istemiyor olabilir; birbirimize aktarabileceğimiz çok fazla şey olmayabilir. Belki de boyut değiştirebilen ay kertenkeleleri gezegenimizdeki zeki yaşamı fark etti ve zeka parmaklarıyla rubik küp çözme işine ara vererek zaman yolculuğunun önemli noktalarını insanlığın en zeki bireylerine anlatmaya başladı. Sonra da farketti ki bunları anlattığı ırkın mensupları, otomat makinesinden film kiralamayı daha 3 sene önce akıl edebilmişti. Büyük bir hayal kırıklığı içinde uzay gemilerine döndüklerinde Galaktik Ağ sistemine bağlanıp Dünya’yı Birleşmiş Gezegenler Federasyonu aday listesinden çıkaracaklardır.

Geldiklerinde Çoktan Ölmüş Olabiliriz

Ball
Uzaylıların varlığından bahsederken genelde, milyonlarca gezegenin en az biri üzerinde iletişim kurabileceğimiz yeşil adamların bulunma olasılığını kastediyoruz. Ama bir olguyu gözden kaçırıyoruz: Zaman.
Düşünün bir kere; Dünyamız, biz üzerinde görünmeye başlamadan 4 milyar yıl önce de vardı. Belki o zamanlar civarda bir uzaylı uygarlığı da gelişmişti ve uzay yolculuğu konusunda ilerleyip bizi ziyaret etmişlerdi. Belki de Dünya’da büyük salak dinozorlarla karşılaşmışlardı. Yani iki ayrı zeki ırkın fiziksel olarak yakın çevrelerde ortaya çıkması yeterli değil, yakın zamanlarda hayat bulmaları da gerekir.
Çok da olumsuz düşünmeyelim ama büyük olasılıkla bu ırklardan biri diğerinden önce yok olacak. Uzun zamandan beri hevesleri kursakta bırakmayı huy edinen bilim insanları, Kıyamet Günü Argümanı diye bir şey uydurdular. Bu istatistiksel denklem şimdiye kadar doğmuş insanların sayısından yola çıkarak gelecekteki insan popülasyonunu tahmin etmeye yarıyor. Bu formüle göre insanlık, yıldızlar arası seyahatleri gerçekleştiremeden ya da uzaylılar uçan dairelerle gelip bize yeşil yüzlerini göstermeden çok önce yok olmuş olacak.
Denklem insanlığın önümüzdeki 9000 yıl içinde yok olma potansiyelini %95 olarak belirlemiş. Büyük kozmik bir çerçeveden baktığımızda çok da uzun bir süre değil. Eğer uzaylılarla tanışmak istiyorsak acele edip, yıldızlar arası seyahat teknolojileri geliştirmeliyiz. Biliyoruz ki onların bizle iletişime geçme gibi bir hevesi yok.
Dünya milyarlarca yıldır uzayın siyahlığında dönen görece genç bir gezegendir. İstatistiksel bakarsak, trilyonlarca gezegen üzerinde zeki varlıkların yaşamı binlerce yıl önceden başlamış olabilir. Eğer şimdiye kadar süper uzay gemileri yapmadılarsa büyük ihtimalle bundan sonra da yapamayacaklardır.
Yıldızlar arası seyahat edebilecek olsak bile, Kıyamet Günü Argümanının çoklu dünyalar versiyonu da mevcut. Bizim gibi gezegenler arası ulaşım araçları üretebilmiş uzaylı medeniyetleri de aynı formüle tabi. Diğer galaksilere yolculuğumuzda bulacağımız şey, büyük ihtimalle uzaylı iskeletleri ve sağa sola saçılmış zilyonlarca litre roket yakıtı olacak.

Uzaylılar Belki de Yoktur

Kozmik Yalnızlık
Peter Ward ve Donald E. Brownlee tarafından geliştirilen Nadir Dünya hipotezine göre Dünyamızdaki yaşamın oluşumu, rastgele fakat çok derin, spesifik, jeolojik ve astrofiziksel olayları içeren detaylı şartların karşılanması gibi bir şey. Bu karmaşa, evrenin başka hiç bir yerinde olamazmış gibi görünüyor. Tabii ki başka gezegenlerde de bakteriler, kozmik mantarlar veya algler olabilir; ama bizim gibi zeki canlıların görülme olasılığı, yaşamınızın her gününde piyangoyu kazanıp, ölümü 200. yaş gününüzde Doktor Brown’un zaman treninin kafanıza çarpmasıyla tatma olasılığınızla ile eşdeğer.
Öncelikle Güneş sistemimizin konumu çok yerinde; galaksi merkezine biraz daha yakın olsa, her şey supernova radyasyonunda eriyip gider. Daha uzak olsaydı yaşamı sağlayan koşulları sağlayamazdı. Bunun yanı sıra Güneş sistemimizdeki yıldızımız Güneş çok yaşlı, çok parlak veya çok büyük olmamalı ki kompleks yaşam oluşabilsin; evet, biraz nazlıyız. Son olarak yaşam oluşumuna uygun gezegenlerin mükemmel bir yörüngeye sahip olması gerekir; yörüngemiz %5 daha küçük veya %15 daha büyük olsaydı yanarak veya donarak ölecektik. Yörüngemizde bir ay bulunmasıysa oldukça önemli, sayesinde gezegenimiz daha düzgün eksende duruyor ve ani iklim değişiklikleri engelleniyor. Eğer Ay gibi bir uydumuz olmasaydı büyük ihtimalle ölecektik veya Dünya’da yaşam hiç başlayamayacaktı. Jeolojik dönemlerin yaşanma sırası da zeki ve kompleks yaşamın oluşması için oldukça önemli. Eğer Mesozoic çağ Cenozoic çağdan sonra olsaydı insan oluşumu için gerekli ortam asla oluşamazdı. Evrim bambaşka bir sırada işlerdi ve dinozor insan arası bir ırk oluşabilirdi.
Güneş sistemimizdeki diğer gezegenlerin varlığı bile Dünya’da yaşam gelişmesi için gerekli. Bunlara benzer sayısız başka değişken, gezegenimizde zeki yaşam oluşumu sürecinde önemli birer etkiye sahip; tüm bu özelliklerin evrenin başka bir yerinde tekrarlanma olasılığı oldukça düşük görünüyor. Yani diğer uzaylı medeniyetlerle iletişime geçmemiş olmamızın sebebi, aslında ortada başka bir medeniyet olmaması olabilir. Tabii bu teori, evrenin büyüklüğü düşünüldüğünde pek de akla yatkın durmuyor. Yine de olasılık olasılıktır diyoruz.

5 Ocak 2017 Perşembe

Vahşi Batı'nın Yenilmez Kovboyu Red Kit'i Sevmemizin 15 Nedeni

Daltonların belalısı, attığını vuran, Vahşi Batı'nın asayiş berkemali kendisinden sorulan, yalnız kovboy Red Kit, şüphesiz bir çoğumuzun en sevdiği çocukluk kahramanıydı.
Peki neydi bu kovboyu gönlümüzün efendisi yapan?

İçeriği Red Kit'in efsane şarkısı ile dinlemek isteyenler için;

1. Kendini insanların huzur ve güvenliğine adayan, verilen her görevi gözünü kırpmadan kabul eden, canını cesurca ortaya koymaktan çekinmeyen, koca yürekli bir kahramandı Red Kit.

Gerekirse bunun için o çok sevdiği köpüklü banyo keyfinden bile vazgeçebilirdi. 😅🛁

2. Üstelik bu görevleri para pul karşılığı için de yapmazdı. Çünkü onun bunlarla işi yoktu. O kendini sadece adalete adamış, bu uğurda evinden çok uzaklarda yalnız bir kovboy olmayı tercih etmişti.

Bir kez olsun şehri kötü adamlardan temizlediği için ücret aldığını ya da Daltonlar gibi altın dolu çuvallar peşinde koştuğunu görmedik.

3. Gölgesinden bile hızlı hareket edebilen, gerektiğinde silah yerine zeka ile de düşmanların alt edilebileceğini gösteren, Vahşi Batı'nın en yenilmez kişisiydi.

Bize her zaman arkamızı kollamamız gerektiğini bazen gölgemize bile güvenmemiz gerektiğini öğretti. 😉

4. Her türlü olay karşısında koruduğu sakinliğiyle bize nasıl 'cool' olunabileceğini küçük yaşlarda öğretti.

Her türlü zorlu görevi büyük bir soğukkanlılık ile karşılar, hiçbir durumda paniğe kapılmazdı. 😏

5. Giyim zevki de o zamanki kovboylara göre oldukça şık ve temizdi. Ne kadar macera yaşarsa yaşasın, kişisel bakımından ve temizliğinden ödün vermezdi.

Beyaz kovboy şapkası, sapsarı gömleği ve kırmızı fuları birbirinden ne kadar uyumsuz olsa da onun üzerinde bütünleşirdi. 😍

6. En azılı düşmanlarından bile ne yaparlarsa yapsın hoşgörü ve merhametini eksik etmezdi.

Elimizde ne kadar büyük bir güç olursa olsun öncelikle iyi bir insan olmamız gerektiğini de ondan öğrendik.

7. Yakaladığı suçlulara, ağır cezalar yerine birbirinden ilginç ve esprili yöntemlerle ders vermeyi tercih ederdi. Yani hem zeki, hem güçlü hem de bir o kadar yaratıcı bir kahramandı.

Katran ve tüy getirin! 😂

8. Azılı düşmanları Dalton Kardeşler'in her seferinde hapishaneden kaçmasına engel olmayan şerife bile bir gün olsun sesini çıkarmadı, saygıda kusur etmedi.

Adeta 'Sabır Taşı' kelimesinin vücut bulmuş haliydi. 😌

9. Red Kit, kovboy olmasına rağmen öyle diğerleri gibi kaba saba değildi. Her zaman etrafına karşı oldukça nazikti ve duyarlıydı.

Çünkü efendilik. ❤️

10. Özellikle kadınlara karşı zarafet dolu, ince ve kibar davranışlarıyla tam bir örnekti.

Neredeyse bütün kadınlar ona hayrandı ama o, tam bir görev adamı olduğu için hep yalnızlığı seçti.

11. İnsanlara olduğu kadar hayvanlara karşı da sevgi doluydu. Güçlü ve yürekli atı Düldül'ü asla ihmal etmez, her dediğini yanlış anlayan, çoğu zaman başına dert açan ve muhtemelen yüzme bilmeyen tek köpek olan Rintintin'den bile asla vazgeçmezdi.

Hem bize hayvan sevgisini aşıladı hem de yeri geldiğinde onların, insanlardan bile daha güvenilir dostlar olabileceğini gösterdi.

12. Gerektiğinde biz çocuklara kötü örnek olmamak adına çok sevdiği sigarasını bile bırakabilecek kadar da sorumluluk sahibiydi.

Gönlümüzün efendisi olmayı bu adam hak etmesin de kim etsin?

13. Onun sayesinde; ilk telgraf hattının nasıl çekildiği, balina yağının hangi işe yaradığı, Mormonlar, Billy the Kid, Calamity Jane v.b. kim olduğu gibi birbirinden değişik bilgiler öğrendik.

14. Elde ettiği onca başarıdan sonra kendisine yapılan her türlü cazip teklifi geri çevirerek kişiliğinden ve duruşundan asla ödün vermedi. Karakterli olmak ne demek onun sayesinde anladık.

Helal sana be! 👏

15. Övgüleri toplayacağı zamansa ustalıkla ortadan kaybolurdu. Çünkü Red Kit, hiçbir alkışı istemeyecek kadar alçak gönüllüydü.

Red! Red! Ama nereye gitti?