25 Nisan 2019 Perşembe

Gıda tekellerinin pazarlama stratejisi: Büyük porsiyonlar çocukları ayartıyor!

Gıda şirketlerinin daha fazla ürün satmak için kullandıkları yöntemlerden biri de porsiyonları büyütmek. Restoran zincirlerinin sunduğu büyük porsiyonlu menülerin tüketimi artırdığı biliniyor. Çocuklar ise gıda sektörü için önemli bir hedef kitle. Atıştırmalıklardan fast-food yiyeceklere kadar birçok ürün özellikle çocuklara pazarlanıyor.


Gıda şirketlerinin daha fazla ürün satmak için kullandıkları yöntemlerden biri de porsiyonları büyütmek. Restoran zincirlerinin sunduğu büyük porsiyonlu menülerin tüketimi artırdığı biliniyor. Çocuklar ise gıda sektörü için önemli bir hedef kitle. Atıştırmalıklardan fast-food yiyeceklere kadar birçok ürün özellikle çocuklara pazarlanıyor.

Yetişkin bireylerin, kendilerine büyük porsiyonlar sunulduğunda daha fazla tüketme eğiliminde olması “porsiyon büyüklüğü etkisi” olarak adlandırılıyor. 3 ilâ 5 yaş arasındaki çocukların benzer bir eğilim gösterip göstermediğini araştıran Pennsylvania Eyalet Üniversitesi araştırmacıları, günlük yemekler ya da atıştırmalıklar daha büyük porsiyonlar halinde sunulduğu zaman çocukların da hem ağırlık hem de kalori bazında daha fazla gıda tükettiğini gözlemledi.

ÇOCUKLARDA AYNI ETKİYİ GÖSTERMEYECEĞİ DÜŞÜNÜLÜYORDU

Araştırma ekibinden Alissa Smethers, kendilerine büyük porsiyonlar halinde gıda maddesi sunulan yetişkin bireylerin zamanla daha fazla tüketme eğilimine girdiğini daha önceden bildiğimizi ifade etti. Buna karşılık bazı araştırmacıların, küçük çocukların “öz düzenleme” eğilimleri sayesinde ne kadar kaloriye ihtiyaç duyduklarını bileceğini ve kendilerine sunulan büyük porsiyonları reddetme eğiliminde olacağını düşündüğünü belirtiyor.

TÜKETİM MİKTARI YÜZDE 16 ORANINDA ARTTI

Araştırma kapsamında, üniversite kampüsünde bulunan çocuk bakım merkezlerinden yardım alınarak 3 ilâ 5 yaş arasındaki 46 çocuğun tüketim alışkanlıkları beş gün boyunca gözlemlendi. İlk beş günlük periyotta, çocuklara sunulan yemek ve atıştırmalık miktarları Çocuk ve Yetişkinlere Yönelik Beslenme Programı gerekliliklerine göre belirlenirken, ikinci beş günlük periyotta ise bu miktarlar yüzde 50 oranında arttırıldı. Büyük porsiyonlar belirlenirken çocukların günlük hayatta karşılaşabilecekleri miktarlar seçilmesine özen gösterildi (örneğin dört tavuk parçası yerine, altı tavuk parçası sunuluyor).

Araştırma sonuçları, yemek ve atıştırmalıkların büyük porsiyonlarda sunulmasının çocukların yüzde 16 oranında daha fazla gıda maddesi tüketmesine ve yüzde 18 oranında daha fazla kalori almasına neden olduğunu ortaya koydu.

OBEZ ÇOCUKLARDA ETKİ DAHA GÜÇLÜ GÖZLEMLENDİ

Araştırmacılara göre porsiyon büyüklüğü etkisi genel anlamda tüm çocuklar üzerinde gözlemlenirken bazılarında bu etki daha güçlü oldu. Yani, yaşlarına göre daha yüksek Vücut Kütle Endeksi (BMI) yüzdeliği olan çocuklar ile obez çocuklarda, porsiyon büyüklüğü etkisinin daha güçlü olduğunu da ortaya koydu.

Araştırmanın sonuçları; bir pazarlama stratejisi olarak uygulanan büyük porsiyonların günümüzde artma eğiliminde olan çocukluk çağı obezitesinin nedenleri arasında sayılabileceğine işaret ediyor. Ayrıca yol açtığı gıda israfı da toplum sağlığını etkileyen bir diğer faktör olarak değerlendirilebilir. Haz duygusu yemek alımı gibi çeşitli tüketim nesnelerine indirgenen toplum alışkanlıkları nedeniyle insanlığın kolektif gelişimine de ket vurulduğunu düşünebiliriz.


Kaynak:

  • Penn State. "Bigger portions lead to preschoolers eating more over time." ScienceDaily. ScienceDaily, 12 April 2019
  • Alissa D Smethers, Liane S Roe, Christine E Sanchez, Faris M Zuraikat, Kathleen L Keller, Samantha M R Kling, Barbara J Rolls. Portion size has sustained effects over 5 days in preschool children: a randomized trial. The American Journal of Clinical Nutrition, 2019; DOI: 10.1093/ajcn/nqy383

22 Nisan 2019 Pazartesi

AKP içinde kavga ve çatlak giderek derinleşirken...

17 yıldır memleketi karanlıklara ve uçurumlara sürükleyen "kötülüğün iktidarı" AKP yönetimi giderek kendini "kaçınılmaz" yok oluşuna sürüklerken, sakin kalmak ve provokasyonlara aldanmamak çok önemli!


31 Mart seçimleri AKP açısından her türlü tahminlerin ötesinde bir hezimet oldu! Tayyip Erdoğan'ın uzun zamandır ideolojik finansman aygıtları olarak belediyeler büyük ölçüde CHP'ye geçti.

Belki bunun anlamını tam olarak kavrayamamış olabiliriz. Yapısal olarak tek parti gibi görünse de aslında AKP geniş tabanlı bir koalisyondur. İçinde tarikatlardan yeşil sermayeye, dinci vakıflardan sarı sendikalara, feodal yapılardan STK'lara kadar çok geniş bir çıkar ağıdır. Erdoğan ve AKP kurmayları da şunu iyi biliyor; "pastanın küçüldüğü yerde köpekler dişlerini göstermeye başlar." Şimdiye dek sakin gibi görünen kazan bir anda fokurdar. Zira bu çevrelerin "azla yetinmek" gibi bir şansları yok. Para akıtılmadığı dakikada çözülme başlar. Hatta başladı bile... Sofraya uzak kalanlar bir süre sonra başköşede oturabilecekleri başka sofralar kurması muhtemel kişilerin çevresinde toplanacaklardır.

Bu düşünce AKP içinde ve dışında giderek yayılırken, psikolojik olarak çözülme de başlamış durumda. "Sonlarını geldiğini" görüyorlar. Geciktirmeye çalıştıkları işte bu!

Ana muhalefet partisi liderine yönelik aşağılık linç girişiminin, devlet ve derin devlet tarafından organize edildiğine dair işaretler her yerden geliyor. Bu tür saldırılarla taban konsolide edilmeye çalışılıyor, zira özellikle İstanbul konusunda Erdoğan nihai kararını verebilmiş değil.

İlgili yazı


Devletin kurumları linç girişimine adeta çanak tutmuş

Ancak şunu unutmamak ve unutanlara da anımsatmak lazım. Eğer kutuplaşma olmazsa konsolidasyon da olmaz.. AKP'nin kendi tabanını bir arada tutması ancak yalan, kara propaganda, provokasyon ile mümkün.

Soylu'nun Bahçeli'nin, Akar'ın sözlerini bu minvalde okumak lazım. Tahrik ediyorlar... Edecekler de.. Ama bir tık ileriye gidemeyecekler. Zira tepelerinde ekonomi "Demokles'in Kılıcı" gibi sallanıyor. Üstelik önümüzde bir de arslanlar gibi S-400 krizi var ki Erdoğan orada iyice köşeye sıkışmış durumda. Yaşadığımızdan çok daha ağır bir kriz resmen paspasa bağdaş kurmuş bekliyor. Bu koşullarda biraz kıpırdandılar, dolar hoop 5.8 in üzerine çıktı.

Bu yalancı ve talancı iktidar çatırdayarak çökmekte! Enkazın ne kadar büyük olacağını şimdilik kestiremiyoruz.

Provokasyonlar ve şiddet AKP'nin güdümünde artarak sürecektir. Dikkatli, tedbirli ve sakin olmakta sayısız fayda var!

Devletin kurumları linç girişimine adeta çanak tutmuş

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, şehit cenazesinde linç girişimi denebilecek bir saldırıya uğrarken konu hakkında açıklama yapan Ankara Valiliği, 'müessif protesto eylemi' ifadesini kullandı. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar'ın saldırganlara "Değerli arkadaşlarım mesajlarınızı verdiniz, tepkilerinizi gösterdiniz, şimdi sükünetle burayı boşaltıyoruz" diye konuşması tepki çekti.


CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Ankara'nın Çubuk ilçesinde şehit sözleşmeli piyade er Yener Kırıkcı'nın cenaze töreninin ardından "linç girişimi" denebilecek bir saldırıya uğradı. Bu Kılıçdaroğlu'nun AKP döneminde uğradığı 4. saldırı oldu.

TEDBİR ALINMAMIŞ

Kılıçdaroğlu'nun olaydan en az zararı görmesini kendi ekibi sağladı. Cenaze sırasında ve saldırıdan sonra Kılıçdaroğlu'nun sığındığı evde yanında bulunan tek CHP'li vekil olan Murat Emir, provakasyonun planlı olduğunu belirterek, "Kolluk güçleri etkili tedbirler almamış. Gövdemizle korumaya çalıştık" dedi.

SALDIRI DEMEDİLER

Ankara Valiliği, Twitter adresinden yaptığı açıklamada, "Olayın sorumluları hakkında yasal işlemlere başlanmıştır" açıklamasını yaptı. Ancak açıklamada saldırıda hakkında "müessif protesto eylemi" denilmesi tepki çekti.

Olay yerinde bulunan Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar da Kılıçdaroğlu evde mahsurken saldırganlara yönelik bir konuşma yaptı. Akar'ın "Değerli arkadaşlarım mesajlarınızı verdiniz, tepkilerinizi gösterdiniz, şimdi sükünetle burayı boşaltıyoruz" diye konuşması dikkat çekti.

ERDOĞAN VE SOYLU'NUN AYRIŞTIRICI SÖYLEMLERİ

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 31 Mart yerel seçimleri sürecinde CHP, İYİ Parti ve HDP'yi ittifak yapmakla suçlarken, "zillet ittifakı" açıklamasını yapmıştı. Erdoğan'ın toplumu kutuplaştıran açıklamaları sonrasında bu saldırının gerçekleşmesi dikkat çekti. İktidar yandaşı Güneş gazetesi de dünkü manşetinde 4 şehitle ilgili Ekrem İmamoğlu'nu suçlayan bir manşetle çıktı.
İçişleri Bakanı Süleyman Süleyman Soylu, Kemal Kılıçdaroğlu'na yapılan saldırının kabul edilemeyeceğini ve tüm yönleriyle araştırıldığını bildirirken, saldırı Soylu'nun CHP lideri ve partililer hakkında daha önce söylediklerini akıllara getirdi. Soylu, valiliklere "CHP il başkanlarını bundan sonra şehit cenazelerinde protokole kabul etmeyin" talimatı gönderdiğini söylemişti.

KILIÇDAROĞLU'NUN UĞRADIĞI DİĞER SALDIRILAR

Kılıçdaroğlu, 25 Ağustos 2016 tarihinde Artvin'de PKK'nin saldırısına uğramıştı. Bu olaydan sonra Kılıçdaroğlu'nun koruma sayısı 22'ye çıkarılmıştı ve zırhlı araç tahsis edilmişti. Ancak Kılıçdaroğlu söz konusu zırhlı aracı hiç kullanmamış ve iade etmişti.

Kılıçdaroğlu'nun daha önce önüne bir şehit cenazesinde kurşun bırakılmıştı. Kılıçdaçoğlu'na TBMM'de grup konuşmasından sonra yumruklu saldırı, emeklilerin sorunlarıyla ilgili bir etkinlikte ayakkabılı saldırı gerçekleşmişti.

Kılıçdaroğlu'nun 2017'de gerçekleştirdiği yürüyüşe saldırı planladığı iddiasıyla yargılanan IŞİD'in "sözde emiri" Oğuzhan Korkmaz, 14 yıl 7 ay 15 gün, aynı davada yargılanan diğer 26 sanık ise 4 yıl 2 ay ile 21 yıl 9 ay arasında değişen hapis cezasına çarptırılmıştı. Korkmaz Kılıçdaroğlu'nun üzerine araç sürmeyi planlamıştı.

önce İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun seçimlerden önce valilere gönderdiği talimatı okuyalım;

"Valilere talimat gönderdim; 'HDP il başkanlarını bundan sonra şehit cenazelerinde protokole kabul etmeyin' diye… Onların gideceği bir adres var. PKK mensuplarının cenazeleri var. Sandıkta beraberlerse, cenazede de olacaklar."

Ardından tetikçi Güneş Gazetesi'nin Hakkari'de şehit olan 4 askerimizle ilgili haberi "Mutlu musun Ekrem?" başlığı ile duyurmasına bakalım.

Çeşitli çap ve ebattaki yandaş tetikçi medyanın Hakkari şehitlerini CHP'ye bağlamalarını da gözden kaçırmayalım.

En sonunda da CHP Genel Başkanı'na yönelik neredeyse "Sivas olayına varacak" saldırıyı düşünelim.

"Yeni Türkiye" diye adlandırdıkları düşmanlığın, alçaklığın, kin ve nefret ortamından beslenmenin yükselen değer olduğu ülkede oluyor demek ki bunlar.

Bu rezilliği parti ayırımı yapmadan bu ülkeyi seven herkesin lanetlemesi gerekir.

Anlaşıldığı kadarıyla "Yeni Türkiye'nin rezilleri" bundan sonra terör eylemi olmasını ellerini ovuşturarak bekleyecek ve her şehit haberinden sonra CHP'ye ve tüm muhalefete alçak iftiralarla saldıracaktır.

İlgili yazı

Rezil saldırıya arka çıkan başkaları da var mı?



Bütün bu rezaletler yaşanırken Demet Akalın "yandaş-yalaka" Sabah gazetesine verdiği röportajda "Devletimin arkasındayım" dedi

20 Nisan 2019 Cumartesi

Nedir Bu Münchhausen Sendromu? Yöneticilerimiz Bu Hastalığa mı Yakalandı?


Yerel seçimleri geride bıraktık, çok şükür… Kazasız mı, belasız mı, orasını bilemem; doğrusunu söylemek gerekirse, 22 yaşındaki bir kardeşiniz olarak, beni pek ilgilendirmiyor da.

Konumuz başka, öyleyse vakit kaybetmeden başlayalım, buyurunuz…

Alaman ellerinde bir zıpçıktı vardır, bu zatın gerçek ismi Karl Friedrich Hieronymus olsa da Baron von Münchhausen namı ile bilinir… 1720’de Hannover’de doğar, 1797 senesinde de rahmet-i Rahman’a kavuşur…

Bizimkisi, Rus ordusunun yanında Osmanlı İmparatorluğu’na karşı çarpışır; şöhretini ise memleketini döndüğünde anlattığı ve “Baron von Münchhausen’in Maceraları” adıyla derlenerek kitaplaştırılan savaş günlerine dair hikayeleriyle kazanır.

Anlattığı bu hikayelerde Baron, aya seyahat eder, Akdeniz’de bir canavar tarafından yutulsa da bu netameli işten maharetle paçayı sıyırır, bataklıkta boğulmak üzereyken kendi kendisini saçlarından çekip sürükleyerek kurtulur, kırk ayaklı bir timsahla cenk eder...

Peki, bu herifçioğlunun kıymeti harbiyesi nedir?

Efendim, Baron von Münchhausen, insafsızca palavralar savurarak anlattığı bu hikayeleriyle ruhsal bir bozukluğun isim babası olur: Münchhausen sendromu.

Münchhausen sendromundan muzdarip birey, aynı zamanda narsisist ve ilgiye muhtaçtır; gerçek hayatında dindiremediği bu açlığı da bilinçli bir biçimde hastalanıp yaralanarak, ya da hasta olduğuna dair yalanlar söyleyerek, en tehlikeli ameliyatlara, tedavilere tabi tutulup sağlık görevlilerinin kendisine gösterdiği ihtimamla karşılamaya çalışır. Sendrom ilk defa, 1951 yılında İngiliz bilim adamı Richard Asher tarafından teşhis edilmiş ve isimlendirilmiştir.

Fakat bu sendromun daha feci bir türü bulunmaktadır…

MUNCHHAUSEN BY PROXY SENDROMU

Psikiyatri literatüründe bu isimle zikredilen sendromda hasta, etrafındaki insanları hasta etmekten tatmin duyar, bu kişiler tarafından en çok istismar edilenler ise çocuklardır. Genellikle ebeveynler, hiçbir hastalığı bulunmayan evlatlarını sanki hakikaten hastaymışçasına hastanelere götürür, tedavi masrafları için akla hayale gelmez paralar harcar, ilgili, çocuğunun çektiği acılardan dolayı tasalı bir ebeveyn portresi çizerek doktorların, hemşirelerin takdirini kazanır ve bu durum, Münchhausen by proxy sendromlu bireye tarifi imkansız bir mutluluk verir.

Kendi çocuklarını boğup nefessizlik şikayetiyle hastaneye götürenler… Esasında şiddet uygulayarak çocuklarının vücutlarında birdenbire tuhaf morlukların belirdiğini öne sürenler… Çocuklarının beslenme tüplerine idrar dolduranlar… Yaralarını dışkıyla sıvayanlar…

Bu sendroma dair daha nice yürek burkan vaka bulunuyor, ve maalesef, en nihayetinde çocuklar, ebeveynlerinin kendilerini maruz bıraktığı bu muameleler yüzünden hayatlarını kaybediyorlar.

Sendromun teşhisi ise imkansız mertebesinde güç, çünkü bu hastalar, en dikkatli sağlık personelini bile aldatabilecek kadar zeki…

Müsaade buyurursanız bir örnek arz edeyim… Marybeth Tinning adlı Amerikalı kadının dokuz çocuğunun dokuzu da 1971 ve 1985 yılları arasında gizemli bir şekilde hayatını kaybeder. Doktorlar, bütün bu ölümler boyunca genetik bir hastalıktan şüphelenmektedir, ta ki Tinning’in evlat edindiği çocuğu da ölene, ve bir savcı bu durumdan şüphelenip işin peşine düşene değin…

Evet, sevgili okur, narsisistik kişiliği gereği kendini tatmin etmek için didinip duran, öz çocuklarına bile derin, sonsuz ıstıraplar yaşatan bu kişilerin çalakalem bir tasvirini, elimden geldiğince yapmaya çalıştım. Bu semptomlar, size tanıdık geldi mi?

Gelmedi mi?

Dolar bin liraya da fırlasa, insanlar yiyecek kuru ekmek bulamayıp karınlarına taş da bağlasa, sokaklara, evlere, devlet dairelerine, okullara, garnizonlara, karakollara veba gibi bulaştırılan nefret tohumları yüzünden dehşetli bir hummaya tutulmuş millet birbirini boğazlıyor da olsa, hala kendine minnet duyulması beklentisiyle kıvranarak kavrulan birisi…

Şöyle uzun boylu, eh, poetik bir üsluba dönelim, buharsı bıyıklı, Allah’ın her günü sesi gürül gürül televizyonlardan, monitörlerden bütün memlekete doğru akan birisi…

En karanlık Kafkaesk kurgularda bile rastlayamayacağımız bir Münchhausen by proxy rejiminde mi yaşamaktayız, ne dersiniz?

Baran Can Sayın

18 Nisan 2019 Perşembe

2019 Yerel Seçimlerinin Bir Diğer Galibi de KARİKATEİST Sayfası Oldu

Kötülük ve şer cephesinin kesin olarak yenildiği Mart 2019 seçimlerinin, siyasi partiler dışında kazananları da var...


31 Mart 2019 yerel seçim sonuçları aslında daha ilk geceden belliydi: Şer cephesi, Ankara, İstanbul ve İzmir büyükşehir belediyeleri başta olmak üzere pek çok yerde halkın desteğini kaybetmişti. Tabir caizse, Türk halkı AKP'ye çok ağır bir tokat atmıştı.

Kaybeden kötülük cephesi ise, tabii ki bu yenilgiyi olgunlukla karşılayıp gereğini yapacak iyi ve basiretli insanlardan oluşmuyordu. Onlar haksızlık, hukuksuzluk ve cehaletle hareket etmekten başka yol bilmezlerdi ki..

17 gün süren akıl almaz yalan, iftira ve karalamalara rağmen; AKP, MHP, Anadolu Ajansı, Yanda-Yalaka havuz medyası ve hatta YSK halkı kandırmayı başaramadı. Rezillik kaybetti! Nihayet Ekrem İmamoğlu'na İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğunu gösteren mazbata verildi. Daha doğrusu verilmek zorunda kalındı!

Bütün bu süreçte "kaybeden şer cephesi"nin karşısında; iyilik, cesaret, haysiyet ve onurlu duruş sergileyen ve bu anlamda "bu sürecin galibi" sayılacak başka gruplar da vardı.

Bir milyon iki yüzbinin üstünde takipçisiyle yıllardır akıl, mantık, felsefe ve bilim konularında paylaşımlarda bulunan KARİKATEİST sayfası da bu sürecin kazananlarından biri oldu.

Sayfa yönetimi, Ekrem İmamoğlu'nun mazbatasını aldığı 17 Nisan gününü 18 Nisan'a bağlayan geceyarısı şu bildirimi paylaştı:

17 gündür aralıksız Karikateist seçim özel gündemindeydik. Çok fazla soruldu. Neden 17 gün aralıksız seçim özel gündemi yarattık? Olay, karşımızda hayatımız boyunca şahitlik etmediğimiz ve Akp eliyle yürüyen inanılmaz bir manipülasyon ile karşılaşmamız ile başladı. Bunu yapanlar da Akp ilçe başkanları, Genel Başkan yardımcıları. Öyle sokaktaki adam değil yani. Sayfa yönetimimizden bir çoğu 31 Mart gecesi sandık nöbetindeydi. Sayfa başında bulunan yönetim ekibi dakika dakika sahadan bilgi aldı. Normal planımız çuvallar mühürlenince eve dönmekti ama öyle olmadı. AA veri akışını kesti. Takipçilerimizin tamamı mesaj yağdırmaya başladı bilgi almak için. Muhalif seçmenler amiyane tabirle kör uçuyordu. Saatlerce telefonda durum bilgisi aldık, bir kısmımız en yakın "Hayır bloğu" dediğimiz ilçe parti seçim bürolarında , bir kısmımız çuvalların konulduğu yerlerin önünde nöbet tutmaya başladık. Sayfa başında kalanlarımız merak içinde olan bloğumuza hem doğru bilgi akışı, hem de espriler ile motivasyon aşılamaya çalıştı.

En son saat sabaha karşı 4 gibi fox'un yayın akışının bittiği haberi geldiğinde biz hala sahadaydık ve muhalif seçmenin elindeki tek görsel basın da o anda gitti. Biz sadece ateist bir topluluk değildik aynı zamanda muhalif bir topluluktuk. Bu artık görevdi. O saatten sonra tamamen kendi bilgilerimizi paylaşmaya başladık. Sabah 9 gibi sahadan sağladığımız veri ile Ekrem İmamoğlu'nun kazandığını duyurduk ve İstanbul'u kırmızıya boyadık. O sırada hala AA veri akışı sağlamamıştı. Ankara da dahil her bölgeden sahada kim varsa ulaşıp bilgi aldık ve kör uçan muhalif kitleye her türlü veri akışını sağlamaya başladık. Ayın 2'sinde ise olağanüstü bir durum oldu. A Haber, Haber 7, aktroll ve pelikan örgütü olağanca gücüyle yalan haber üretmeye başladı. Vay efendim sandık görevlileri tutuklandı, vay şurada operasyon oldu.

Yazılı ve görsel medyanın neredeyse tamamını elinde tutan ve her türlü YALAN BİLGİYİ ÜRETEN BİR PARTİYE KARŞI yapacağımız tek şey Facebook isimli sosyal medyada olan gücümüzü kullanarak DOĞRU BİLGİYİ bundan bilinçli olarak mahrum bırakılan HAYIR BLOĞUNA eriştirmek, Aktrollerin provokasyonlarına karşı duvar görevi görmek, geri püskürtmek, bloğumuzun moralini yüksek tutmak oldu. Mahalle yanarken saç taramak, çoğunluğu muhaliflerden oluşan büyük bir sayfaya yakışmazdı.

En büyük şansımız sahada olmamızdı. Akp Genel Başkan yardımcısı daha 3 Nisan'da Bayrampaşa'da daha sayılan 4 sandıktan sonra "fark kapanıyor artıya geçiyoruz" dediğinde orada biz de vardık. YALAN SÖYLEDİKLERİNİ gururla yazdık. Gururla duyurduk.

Gecenin 3'ünde, bazen 5'inde yeri geldi Buket'e, yeri geldi AA'ya sardık. Uyuduğumuz sanılmasın, muhalif seçmen yanlız bırakılmış hissetmesin diye. Nöbetleşe uyuduk, paylaşım yaptık 24 saat.

Bir elimizde karavan tipi araçtan dağıtılmış çayla titrerken diğer elimizle Pelikan'ların iç savaş çığırtkanlığını kendi seçmen kitlemize sert çarpmasın diye espri yaparak taşıdık. Mecburen taşımak zorundaydık sayfaya. Zaten duyulacaktı. Madem duyulacaktı, bunu kendi tarzımızla biz duyurduk.

13 Nisan gecesine kadar sahada kaldık. Sayım tek yere yani Maltepe'ye indiğinde artık tek amacımız iyice sıkılmış olan muhalif seçmene psikolojik destek vermek oldu.

BÜTÜN BU SÜRECİ HEP BERABER GENELDE GÜLEREK VE ESPRİLER İLE ATLATTIK. YILMADIK. USANMADIK. OMUZ OMUZA TÜM BU ÇİRKİNLİĞE DİRENDİK VE KAZANDIK.

NİHAYET İYİ GECELER KARİKATEİST AİLESİ.

AA, SEN HARİÇ. SANA YAĞMURLU HAVADA SU YOK!


Aynı sıralarda Zaytung websitesi ise yandaş-yalaka medyayla dalgasını geçen bir haber yayınladı.

A Haber'i Seçimin Sonucuna İkna Etmek İçin AK Parti Tarafından Yollanan Heyet, Kanalın Kapısından Geri Çevrildi. Gerginlik Büyüyor... başlıklı parodi haberde, seçim süreci boyunca yaptığı yalan ve iftira dolu yayınlarla akp'li seçmenlerde bile tiksinti duygusu uyandıran "A haber" adlı TV kanalının sefaleti bir kere daha gösterildi.

Yandaş-yalaka medya tabir olunan ve "yalan ve iftira dışında hiç bir ilkeleri bulunmayan" akp destekçisi yayın gruplarının ibretlik öyküsü, herhalde ilerki tarihlerde bambaşka araştırmaların konusu olacak.

Şimdilerde ekranlarda, medya sayfalarında ve internet siteslerinde boy gösteren bu ilkesiz ve ahlaksız güruhun çocukları yarın kendi anne-babalarının düştüğü bu rezil ve tiksinti verici halleri görünce muhtemelen büyük utanç duyacaklar.


AKP genel başkan yardımcısı Ali İhsan Yavuz, 31 Mart 2019 seçim sonuçlarını bir türlü hazmedemeyerek bilhassa İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'na karşı yürütülen yalan ve iftira kampanyasının görülen yüzü oldu.

Akıl ve mantık sınırlarını zorlarken kendisi hiç utanmadı, sıkılmadı. Ama bu kötü kişilerin asla önleyemediği şey şuydu: BU SEÇİMDE ŞER CEPHESİ KAYBETMİŞTİ!

2019 yerel seçimlerinin sonuçlarını bir türlü hazmedemeyen yandaş/yalaka havuz medyası da her türlü çirkinliği ve çirkefliği sergilemekten geri kalmadı.

Yeni şafak gazetesi genel yayın yönetmeni İbrahim Karagül ise her türlü akıl, vicdan ve mantığa aykırı bir şekilde; tıpkı yenildiği bir mahalle maçının sonucunda ağlayıp zırlayan 8 yaşında yaramaz bir çocuk gibi davrandı. Kendisini ne kadar rezil ettiği ise attığı twitlerle arşive yazıldı.

Bu 2019 yerel seçimlerinde hüsrana uğrayan şer cephesinin "yandaş/yalaka medya" kesimi de bu seçimin en büyük kaybedenleri oldular.

Evet, biliyoruz: Bu topraklarda "kötülük" hala hükmünü sürüyor! Adaletsizlik, hukuksuzluk, ahlaksızlık, yolsuzluk, hırsızlık son 17 yıldır olanca hızıyla devam ediyor. Biz iyi insanların işi bitmedi, henüz yeni başlıyor...

Biz de tarihe bu notları düşüyoruz ki gelecek kuşaklar Türkiye'de bir vakitler "akp adında" bir organize kötülük şebekesinin Türkiye'de ve çevresinde yol açtığı rezillik ve felaketleri öğrenebilsinler ve asla unutmasınlar...

17 Nisan 2019 Çarşamba

Ali Nesin, Fesli Kadir'e sahip çıktı!

Laiklik ve Cumhuriyete karşıtlığını her fırsatta haykıran Ali Nesin bu sefer de Fesli Deli Kadir'e hayranlığını dile getirdi.


Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti hakkında en akıl almaz iftiraları utanmazca sergileyen, İngiliz emperyalizmine her zaman uşaklık etmiş bir alçak olarak Türk halkının nefretini kazanmış olan Kadir Mısırlıoğlu (Fesli deli Kadir) adlı kişinin bu dünyadaki uğursuz varlığı sona ermek üzere.

Bu durum sosyal medyada tartışıladursun, gerici-alçak ve vatan hainlerine her zaman sahip çıkmasıyla ünlü Ali Nesin de bu durumdan kendine vazife çıkarmış görünüyor. Suratından çirkinlik akan Ali Nesin, kendisi gibi nursuz-uğursuz suratlı vatan hainine sahip çıkmaktan utanmadı!

Ali Nesin sosyal medya hesabından "Kadir Mısıroğlu yoğun bakımda ve muhtemelen ölüm döşeğinde. Sosyal medyada laikler tarafından yapılan sözüm ona espriler tüylerimi diken diken ediyor. Hiç utanmaları yok. Bunların her tarafı laik olsa ancak şeriata neden olabilirler! Kadir Mısıroğlu, bu ülkenin renklerinden biridir. Helal olsun adama ve, eğer varsa, öldüğünde Allah gani gani rahmet eylesin" ifadelerini paylaşarak içindeki nefreti bir kere daha kustu.


Ne diyelim? Bu kadar muhabbetle sevdiği fesli deli Kadir'ine tez vakitte kavuşur inşallah!

İLGİLİ YAZILAR:


Ali Nesin'de keramet aramak boşuna!




Ali Nesin’in saltanatı ve sefaleti




Bok kavanozu Nişanyan ve onun alkışçısı Ali Nesin'in iğrenç halleri




Takipçileri için Sevan Nişanyan ve Ali Nesin: 'İtlaf ahlâkı'


Düğün kimin, şehir kimin ve yol aslında neden bizim?

Zengin çocukları kafalarına göree düğün yapıp eğlensin diye masum vatandaşlara polisin işkence yapması sizce doğru mu?


Demirören ve Kalyoncu ailelerinin Çırağan'daki düğünü sırasında kapatılan yolda trafik tıkanınca otobüsten inmek zorunda kalan kalabalığın içinden "Yol neden kapalı" diye soran ve iddialara göre o sırada Cumhurbaşkanı'na da hakaret eden Avukat Sertuğ Sürenoğlu, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın korumaları tarafından arabaya bindirilerek iki saat boyunca arabada feci şekilde darp edildi.

Bu habere bakalım ve elimizde neler var anlayalım.

Bir, Demirören ailesi. İki, Kalyoncu ailesi. Üç, bir avukat. Dört, korumalar. Beş, Cumhurbaşkanı. Altı, düğün. Yedi, Çırağan Sarayı. Sekiz, otobüs.

Bunları haberden çıkarıp birbirinden bağımsız olarak üzerlerine ayrıca kafa yoralım.

Demirören ailesi ve Kalyoncu ailesi tek başına bize neyi çağrıştırıyor?

Bu ailelerin düğünü bize neyi çağrıştırıyor?

Düğünde Cumhurbaşkanı'nın olması bize neyi çağrıştırıyor?

Kapatılan yollar bize ne çağrıştırıyor?

Cumhurbaşkanı'na hakaret bize neyi çağrıştırıyor?

Bu bahaneyle korumalar tarafından bir arabanın içinde saatlerce dövülen bir avukat bize ne çağrıştırıyor?

Şimdi bu çağrışımları alıp bir kenara koyalım.

Tekrar Çırağan Sarayı'nı düşünelim. Sonra bir otobüs düşünelim.

Otobüsteki insanları ve saraydaki insanları birlikte düşünelim. Otobüsteki insanların suskunluklarını düşünelim. Saraydaki insanların aralarında neler konuştuklarını düşünelim.

Otobüsteki insanların üzerlerindeki giysileri düşünelim. Saraydaki insanların üzerlerindeki giysileri düşünelim.

Otobüsteki insanların kaygılarını düşünelim, saraydaki insanların kaygılarını düşünelim.

O ailelerin yaşadığı, o Cumhurbaşkanı'nın gidip geldiği, o sarayın bulunduğu, o yolun bulunduğu, o otobüsün işlediği, o düğünün yapıldığı şehri düşünelim.

Sonra o şehrin kaderini düşünelim; bir de üzerine o Cumhurbaşkanı'nın kaderini düşünelim.

Şehrin geçmişini ve Cumhurbaşkanı'nın geçmişini hatırlayalım; şehrin geleceğini ve Cumhurbaşkanı'nın geleceğini hayal edelim.

Sonra o avukatın... gözü mosmor edilmiş bir avukatın... otobüsten inen ve korumalara "Yol neden kapalı" diye soran avukatın başına gelene bir daha bakalım.

Kendi başımıza gelene bakalım.

Ülkenin ve şehrin başına gelene, gelmekte olana ve gelecek olana bakalım.

O kadar insan...

O kadar insan bu ülkenin kaderini avcuna almak, avcunda tutmak konusunda iddialı ailelerin politik içerikli düğünü yüzünden kapatılan yolda otobüsten inmenin ve yola yayan devam etmenin sıkıntısını içine atıp, gıkını çıkartmazken, korkarken, susarken, sineye çekerken, boyun eğerken, katlanırken...

Otobüsten inen ve bu eziyetin sorumlularına diklenen bir insanın bir arabanın içine alınıp tekme tokat dövülebilmesine ve sonra da ev hapsine çarptırılmasına olanak veren adaleti, adalet diye pazarlayan iktidarlar tepemizde olduğu sürece...

Biz yol kapalı dendiğinde, otobüsten paşa paşa ineriz.

Bize yol kapalı diyen korumaların neyi kimden koruduğunu hiç düşünmeyiz.

Yolların bizim, sarayların bizim, düğünlerin bizim, cumhurbaşkanlarının bizim, şehrin bizim olduğunu unutur gideriz.

"Yol kapalı" dendiğinde "Neden" diye soran nadir insanlar...

Korumaları bu soruyu soranı dövmeyen politikacıları iktidarda görmek isterler.

Ve "Yol kapalı" dendiğinde "Neden" diye sormaya korkan kalabalıklar...

Korumaları bu soruyu soranı döven politikacıları ya oylarıyla ya da suskunluklarıyla cesaretlendirirler.

Şimdi anladık mı biraz?

Düğün kimin, şehir kimin ve yol aslında neden bizim?

İLGİLİ HABER:


Bu Nikah Lanetli: BOŞANIN ÇOCUKLAR!

15 Nisan 2019 Pazartesi

Yeni Havalimanı'nda Kimsenin Yazamadığı Gerçekler: İnişler Artık Daha "Heyecanlı"

Yapımı sırasında her türlü uzman görüşüne karşı çıkılarak, işçilerin canları pahasına ve sayısız kuralsızlık ve usulsüzlükle açılan yeni havalimanı, pek çok uygunsuzluk ve sayısız kaza riski barındırıyor.


29 Ekim 2018 tarihinde açılması planlanan ancak yetiştirilemediği için önce yılbaşına sonra da Nisan'a ertelenen üçüncü havalimanı geçtiğimiz günlerde nihayet faaliyete geçti. Kendisine her ne kadar "Üçüncü Havalimanı" desek de, Atatürk Havalimanı'nın resimden çıkmasıyla aslında resmi anlamda ikinciliğe oturmuş oldu. Yani şu an İstanbul'da işler durumda iki havalimanımız var. Ama bunları şehirle bağlayan hiçbir raylı sistem yok. Raylı sistemin bulunduğu Atatürk Havalimanı ise kullanım dışı. Kargo ve resmi uçaklar için kullanılmaya devam edileceği söylentileri ortada dolaşsa da, çalışır durumdaki metronun da bu havalimanı ile birlikte rafa kaldırıldığı gerçeğini elbette ki değiştirmiyor.


2014 yılında başlayan havalimanı inşaatı, İstanbul'un akciğeri kuzey ormanlarının önemli bir kısmının yok olması, kuş göç yollarının üzerinde yer alması, bulunduğu zorlu tabiat koşulları, kurutulup doldurulan göletten ötürü zeminin sağlamlığı ve inşaatı süresince meydana gelen işçi ölümleri sebebiyle birçok eleştiriye maruz kaldı. Yani neredeyse üçün birini almak üzereydik ki ikiye razı olduk.

BÜYÜKLÜK MÜ, İŞLEVSELLİK Mİ

"Dünyanın En Büyük Havalimanı" söylemiyle tanıtılan İstanbul Havalimanı, kapladığı alan açısından bakıldığında dünyanın 4. büyük havalimanı konumunda. Kendinden önceki 3 havalimanının Arabistan ve Amerika'da olduğu göz önüne alınırsa, içinde "en" geçen bir cümle kurma iştahımızı şimdilik Avrupa ile sınırlayacağız gibi görünüyor. Zira dünyaya baktığımızda "büyüklük" kavramı limanların kapladığı yerden çok, hizmet verdiği kişi sayısıyla ölçülüyor. Yani işlevsellik, elbette ki büyüklükten önce geliyor. Şu anda dünyanın en yüksek yolcu kapasiteli havalimanı yılda 110 milyona varan yolcu sayısı ile Atlanta'da yer alan Hartsfield - Jackson Uluslararası Havalimanı. Atatürk Havalimanı'nın 2018'de ağırladığı yolcu ise 68 milyona yaklaşırken İstanbul Havalimanı'nın hedeflediği yolcu sayısı önce 90 milyon, uzun vadede ise 150-200 milyon olarak belirtiliyor. Dünyanın en işlek "hub" noktalarından biri olmaya aday bir havalimanında büyümeyi planlayan havayolu şirketlerinin tüm hedeflerinin yolunda gittiğini varsayarsak tabii... Bu esnada Dubai'deki El Maktum Havalimanı'nın genişleme faaliyeti sona ererse 220 milyona dayanacak yolcu kapasitesiyle arzu ettiğimiz (veya çoktan bugünden kabul ettiğimiz) "en büyüklük" kavramına hiçbir zaman ulaşamayabiliriz.


Peki çiçeği burnunda bir havalimanında her şey yolunda mı? Hem pilotların, hem de yolcuların gözünden ilk deneyimlere buyurun!

RÜZGAR LİMİTİ ARTIRILDI

İstanbul Havalimanı'nda şu an aktif ve aynı hizada konumlanmış 2 pist bulunuyor. Proje tamamlandığında ise toplam 5 pist olacak, bunlardan bir tanesi farklı bir açıyla konumlanacak. Ancak şu anda değişen rüzgar koşullarına karşı farklı açıdan iniş veya kalkış yapılabilecek bir pist alternatifi bulunmuyor. Havalimanının çevresindeki rüzgar santrallerinden de anlaşılacağı üzere bu bölge özellikle sonbahar ve kış aylarında ciddi rüzgar alan ve günün neredeyse her saati ani bir biçimde bastıran sisiyle zorlu hava koşullarına sahip. Peki bir ay önce ne oldu? Henüz büyük göç gerçekleşmemişti ki, uçakların inişleri esnasında ikinci kaptan için geçerli olan yan rüzgar limitleri birdenbire artırıldı. Yani bu ne demek? Normal koşullarda 15 knott'tan fazla rüzgarda pilotların pas geçme ve/veya başka bir alana inme hakları bulunurken bu limit şu anda 25 knott'a çıkarıldı. Bu da demek oluyor ki, eskiye göre daha zorlu hava koşullarında iniş yapabilmeyi zorunlu kılan ve pilotajın bilgi, beceri ve deneyimiyle orantılı "daha heyecanlı" inişler bekliyor bizi. Hadi hayırlısı!

YERDE GEÇİRİLEN SÜRE NEREDEYSE UÇUŞ KADAR

Aktif kullanılan iki pistin terminal binasının sadece doğu yönünde yer alması, park halindeki uçakların en uçtaki piste ulaşmaları veya bu pistten park alanına yanaşmaları esnasında çok uzun (40-50 dakikaya varabilen) taksi sürelerine sebebiyet veriyor. Bu süre iç hat uçuşlarında neredeyse yolculuğun kendisi kadar. Yani ek bir yakıt sarfiyatı demek. Üstelik uzayan taksi süreleri nedeniyle, normalde "git-gel" yapılan destinasyonlarda günlük uçuş süreleri aşıldığından, ekipler gittiği noktalarda yatı yapmak durumunda kalıyorlar. Bu da havayolu şirketlerinin masraf kalemini artırıyor.

RAMPALARIN USTASIYIM, MASRAFLARIN HASTASIYIM

Havalimanıyla eş zamanlı gerçekleşmesi planlanan Kanal İstanbul projesi hayata geçseydi, buradan çıkarılan toprak, havalimanında dolgu malzemesi olarak kullanılacaktı. Bu mümkün olamayınca dolgu malzemesi yetersiz kaldı. Özellikle kurutulan göletler ile birlikte ne kadar doldurulursa doldurulsun çökme yapan yollar, hatta dünyanın hiçbir pistinde benzeri olmayan rampaların oluşmasına sebebiyet verdi. Öyle ki, taksi yapan bir uçak, piste veya park yerine ulaşmak için ciddi sayılabilecek yokuşlar inip çıkıyor. Uçaklar indiğinde özellikle yakıt tasarrufu yapabilmek için motorlarından birini durdururken bu rampaları aşabilmek için artık hiçbir sisteminden tasarruf etmemesi gerekiyor. Uzun taksi süreleri göz önünde bulundurulduğunda bu da ekstra bir maliyet demek. Ayrıca uçakların park etmesi için kullanılan Docking Guidance System isimli otomatik sistem şu anda arıza sebebiyle kullanılamıyor. O sebeple inen her uçak için marshaller, yani park görevlisi tahsis ediliyor. Bunun da faturası güvenlik, mesai, insan kaynağı boyutunda havayolu şirketlerine yansıyor.

İÇİ SENİ DIŞI BENİ YAKAR

76,5 milyon metrekare üzerine konumlanan havalimanında tek terminal binası var. Bir yolcunun uçağa bineceği kapıya gitmesi için ortalama 1.500 – 3.000 arasında adım atması gerekiyor. Özellikle son anda değişen kapı numaralarında bir kapıdan diğerine yetişmek oldukça zor. Kapılar arasında raylı bir sistem olmadığı gibi, transit yolcuların da daha hızlı sürede bağlantı uçuşuna yetişebileceği çözümler bulunmuyor. Kısaca havalimanındaki iç transferler de acil çözüm bekliyor.

Aynı sorun şehir merkezinden havalimanı transferleri için de geçerli. Şu anda ulaşım sadece Havaist, İETT otobüsleri, taksi ve özel araçlarla yapılabiliyor. Havaist'in tek yön fiyatı 21 TL. Eskiden bu ücret nakit tahsil edilebilirken şu an sadece İstanbul Kart üzerinden yapılıyor. Yabancı uyruklu yolcular, derme çatma bir İngilizce ile bu kartı almaya, sıra sıra kuyruklara gönderiliyor. Ayrıca paralı otoyol tercih edilir ise bu otobandan tek seferlik geçiş ücreti 45 TL. Sadece gidiş dönüş ve oradan eve ulaşım ücreti bile uçak bileti parasına denk gelebiliyor Keza otopark ücretleri de diğer havalimanlarından %30 daha pahalı. Binek bir otomobilin kapalı otoparkta geçirdiği 1 saatin ücreti 21 TL, günlüğü 63 TL. Yani 1 gün 2 saat kalan bir otomobilin ödeyeceği ücret 63 + 24 (1-3 saat arası) = 87 TL

Fahiş ücretler sadece otoparkta değil, havalimanının içinde, hatta uçuşlarda da kendini gösteriyor. İnce belli bardakta bir çay 7 TL iken, 1 (bir) adet yaprak sarması 5,5 TL.

Atatürk Havalimanı'nda 2 TL olan valiz taşıma depozitosu İstanbul Havalimanı'nda 5 TL. Ayrıca aracın teslim edildiği nokta, havalimanının ters ucunda olması sebebiyle birçok yolcu onca yolu geri yürümeyi göze alamayıp aracını bulunduğu yere bırakarak verdiği ücreti yakmak durumunda kalıyor.


BEKLE BİZİ ATATÜRK

Kısaca iç hat seferleri için İstanbul Havalimanı'nın şu anki durumu, uzayan taksi, dolayısıyla sefer süreleri, ayrıca havalimanına ulaşımın hem zahmetli hem de maliyetli olması sebebiyle zorlanacak gözüküyor. "Siste uçak rahat inebilir" diyenler için, herhangi bir raylı ulaşımın bulunmadığı havalimanına transferin sadece araçlar vasıtası ile yapıldığı göz önünde bulundurulursa, bu araçların siste ve tam ışıklandırılmamış şu anki otobanda, bir de uçuşa yetişme telaşı ile ne kadar güvenle havalimanına ulaşabileceği meçhul. Uçuş esnasında oluşabilecek komplikasyonları ise daha zorlu hava koşullarının oluşacağı mevsimlere bırakıyoruz. Güvenli iniş yapamayacağı için geri dönen uçakların yaratacağı ek maliyetlerin faturasının yine yolculara çıkmamasını arzu ederken...

Binlerce kişinin emeği, hayatı, umudunu taşıyan böylesi iddialı bir yapının "her anlamıyla hazır olduğunda" hayatımıza girmesini bekleyecek bir havalimanımız zaten varken, Atatürk Havalimanı'nın tamamen devre dışı bırakılarak yeni havalimanını hayata geçirme motivasyonunun ne denli doğru bir karar olduğunu ilerleyen zamanlarda daha iyi göreceğiz. Bu arada sadece Londra'da 6 havalimanı olduğunu hatırlamakta fayda var. İstanbul gibi, daha avantajlı konumda bulunan bir metropolde neden çalışan 3 havalimanı olmasın.

Yine de iyi bitirelim.

Daha belediye başkanının bile belli olmadığı bir şehirde buna da "belli olmaz" diyelim.

Belki şehre bir film gelir bir güzel orman olur yazılarda...

İklim değişir Akdeniz olur ve gülümseriz.

Bu Nikah Lanetli: BOŞANIN ÇOCUKLAR!

Cumartesi akşamı Sabah'ın sahibi Kalyonlar ile Hürriyet'in patronu Demirörenler dünür oldu. İşin aslı "evet" derken bile şehre karşı suç işlendi.


Bir insanı seversin ve dünya bunun farkındadır. Çığlık atmak istersin yine de fısıldarsın, herkes duyar. Dirseğin dirseğine değdiğinde uzaklara giden trenler kalkar. Göz göze geldiğinde ambulanslar siren çalar.

Bir insanı sevmek, gayrıyı sevmektir. Damların saçağını, apartman boşluklarını, ıssız sokaklarını sevmektir.

Hiçbir aşk yoktur ki şehir tanığı olmasın. Şehri öldürürken, aşklarımızı ve çocuklarımızı da mı öldürüyoruz?

Cumartesi akşamı Sabah'ın sahibi Kalyonlar ile Hürriyet'in patronu Demirörenler dünür oldu. Fotoğraflardan kolanın su gibi aktığının görüldüğü gece, daha 24 yaşındaki Yelda Demirören, Kalyoncular'ın gelini oldu. İşin aslı "evet" derken bile şehre karşı suç işlendi. Sultan Abdülaziz'in ve Mimar Balyan'ın mirası olan Çırağan Sarayı'na, bütün İstanbul'un göreceği şekilde, nargile kafeleri aratmayacak bir çirkin bina günler içinde eklendi.

Mimarlarla konuştum. Birinci grup eski eser olan yapının siluetini kapatacak böyle bir inşa mümkün değildi. Bunun için İstanbul 3 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu ve Tabiat Komisyonu'ndan yıllar sürebilecek izin prosedürü gerekiyordu. Konu, nikâh ağlarıyla örülen sermaye olunca, hukuk düzeni yine ayaklar altına alındı.

Kaçak bina hakkında suç duyurusunda bulunması gerekenler ya da dozerlerle yıkacaklar, düğün davetlisi, nikâhın kıyıcısı ya da şahidiydi. Öyle ya mazbatası verilse "Kabul ediyor musun" diye soracak kişi Ekrem İmamoğlu olacaktı. Oylar "sayılamayınca" nikâhı uzatmalı başkan kıydı. Böylece medya patronları her gün aleyhinde kara propaganda yaptıkları İmamoğlu'na "evet" demekten kurtuldu.

Sermayeler nikâhla bağlanıyor

Sahi nasıl oluyor? Fırsat olsa da sermaye evliliklerinin kitabını yazsak.

Taksim'e gidin. Elinize Ülker'in gofretini alıp meydanda durun. Sırtınızın baktığı AKM inşaatını eski FETÖ destekçisi Tamince yapıyor. İkisinin çocukları geçen hafta evlendi. Üzerinden geçtiğiniz Taksim'i betonlaştıran yayalaştırma projesinde Kalyon İnşaat var. Az ileride ise Demirören'in dev AVM'sini görüyorsunuz. Onların çocukları da artık evli.

Sabah'ın oğlunun Hürriyet'in kızına tesadüfen "Bir kahve içelim mi" deme ihtimali nedir? Okul sıralarında mı tanıştılar, arkadaş çevrelerinde mi buluştular; bilmiyoruz. Herkesin söylediği, patron babaların ve iktidar sahiplerinin bu evliliği "çok uygun" bulduğu. Bildiğimiz; çocuklar değil, holdingler evleniyor. İki sermayeyi nikâh bir araya getiriyor.

Öyle ki, cumartesi günkü nikâhtan sonra Türkiye'nin bir zamanlar "merkez medya" dediği gazete ve televizyonların neredeyse tamamı tek bir ailenin oldu.

Sadece medya mı?

Pelikan hikâyesinde Kalyonlar'ın İstanbul bağımlılığını anlatmıştım. Ya Demirörenler? Keşke mesele yalnız Çırağan'dan ibaret olsaydı.

Demirören'in İstanbul işleri

İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin arşivlerine girince CNN Türk'ün ya da Hürriyet'in parti bülteni gibi çıkmasının sırrı anlaşılıyor.

2004'te 19 bin metrekare inşaat izni verilen Demirören AVM, 7 yılda 50 bin metrekarelik inşaat alanına ulaştı. Teftiş Kurulu raporuna göre hem son iki katı, hem yeraltındaki kısımlarının bir bölümü, hem de arkaya uzanan blokların bir parçası kaçaktı. Yetmedi, tarihi Beyoğlu'nun göbeğinde 30 metre yeraltına inen inşaat, yanı başındaki 16. yüzyıldan kalma Ağa Camii'ni tahrip etti, camii ibadete kapatıldı. İnşaatın yakınında birçok tarihi bina hasar gördü. Her gün binlerce insanın girdiği Demirören AVM iskânsız, yetmedi yangın yönetmeliklerine aykırı şekilde açıldı. Binanın yasalara aykırı şekilde yapıldığını anlatan rapor, Belediye'nin arşivinde duruyor. "Yangın çıkarsa sorumluluk kimin olacak" çığlığı da tutanaklarda. Ancak bütün tespitlere, suç duyurularına, soruşturmalara rağmen binaya dokunmaya kimsenin gücü yetmedi. Tıpkı düğündeki gibi... Yıkması beklenen Kadir Topbaş'ın muhallebicisi AVM'de dükkân bile açmıştı. Sanki Milliyet ve Vatan gazetelerini alarak yandaşlaştıran Demirören'e bir el, hediye olarak "devam et" demişti.

Bitmedi...

Aralarında Hürriyet ve Kanal D'nin de olduğu medyayı tam bir yıl önce satın alan Demirören'e bir hediye daha verildi. İstanbul'un ciğeri Belgrad Ormanları'nın dibindeki golf sahasına 306 tane villa yapmasına geçen eylül ayında onay çıktı. Demirören'in medya parası, yine İstanbul'un yıkımından çıkarılmıştı.

Demirören'in İstanbul işleri, holdingin inşaat şirketinin konut projelerine kadar uzanıyor. Levent'te çocuk parkı olarak görünen bölgedeki tek yeşil alana bile inşaat yapmak için türlü girişimde bulundular.

Betonlar ve damatlar düzeni

Günlerdir tartıştığımız İstanbul seçimlerinde İmamoğlu'nun "gün gelir isimlerini bile anmam" dediği Demirörenler bir anda "tehdit ediliyoruz" diye ayağa kalktı ya. Aslında tehdit altında olan; nişan yüzüklerini de nikâh şahitliğini de Cumhurbaşkanı'nın yaptığı, sonunda hep İstanbul'un kaybettiği düzen. Kaybetmemek için medyalarıyla, holdingleriyle, pelikanlarıyla İstanbul'a tırnaklarını geçiriyorlar.

Daha kötüsü, şehirlerimizden sonra çocuklarının aşklarını da "betonlar ve damatlar düzeni"ne feda etmeleri. İktidar üzerinden zenginleşmelerini, İstanbul'a karşı düğün günü bile işledikleri suçlarla sürdürüyorlar.

Dostça bir temenni: Çocuklar boşanın, boşanın çocuklar...

Gerçek aşkınız, babanızın sermayesinde değil, şehrin kaldırımlarında ayakkabılarını eskitmiş hülyalı insanların yüreğindedir.

13 Nisan 2019 Cumartesi

Abdullah Gül'ü Bu Topraklarda Kim Affeder?

ODATV haber sitesinin başı örtülü yazarı Ayşe Baykal, eski cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e methiyeler düzen bir yazı yazınca, aynı haber sitesinin dobra ve cesur yazarı Nihat Genç sert bir yazı kaleme alarak gerçekleri açıkladı


İŞTE O YAZI:

Dün (12 Nisan 2019) ODATV'de Ayşe Baykal'ın Abdullah Gül güzellemelerini şaşkınlık içinde okudum. Abdullah Gül cilalanıyor parlatılıyor övgüler düzülüyor, olacak şey değil. Özene bezene gözümüz gibi koruyup okuduğumuz ODATV'nin kumaşı bu değil.

Dün ODATV'de Ayşe Baykal'ın Abdullah Gül güzellemelerini şaşkınlık içinde okudum. Abdullah Gül cilalanıyor parlatılıyor övgüler düzülüyor, olacak şey değil. Özene bezene gözümüz gibi koruyup okuduğumuz ODATV'nin kumaşı bu değil.

İşte dün NASA kara deliğin fotoğrafını dünyalılara gösterdi, etrafındaki her şeyi içine çekip yok eden. Davutoğlu, Abdullah Gül vs. bu insanlar Türk siyasetinin 'kara maddeleridir', bırakın kendi boşluklarında yaşayıp gitsinler. Kendi ordusunun hapse tıkılmasına nezaret eden Abdullah Gül'ü, Haçlılar'la yan yana Halep işgaline kalkışan Davutoğlu'nu, Allah aşkına bu topraklarda artık kim affeder.

Ayşe Baykal hanımefendi ODATV'nin muhalif genleriyle boşuna uğraşma! Abdullah Gül adına gökten ayet indirsen nafile, değil siz Homeros gelse Dante gelse, bu çirkin ve kötü insanları kahraman ve iyi gösteremez.

Abdullah Gül'ün hala yolunu toprağını öpen yazar türlerinin üstelik ODATV'de okumak tabii ki her vatansever her muhalif insanın çok canını sıkar.



Magazin Nostalji


Türkan Şoray'ın Sinemadaki İlk Günleri

Bir Başkadır Ayten Alpman

Şakayla Karışık Sadri Alışık
Asu Maralman KARİYERİ VE DİSKOGRAFİSİ Ayla Dikmen Seninle Sonsuza Kadar Rana & Selçuk Alagöz Biz Sizin Şarkılarınızla Büyüdük
Erol Evgin'in müzik dünyamıza girişi
Sami Hazinses: Elde var yine hüzün!
Dario Moreno'yu Nasıl Kaybettik?
Anılarda Kalan YEŞİLÇAM Magazin Nostalji: Barış Manço'nun 40 gün süren ilk evliliği James Bond'un İstanbul Anıları
Ömer Lütfi Akad: Türk sinemasının çehresini değiştiren adam Magazin nostalji: Tom Jordache öldüğü gün tüm Türkiye gözyaşı dökmüştü Magazin nostalji: Zeki Müren'in otomobili bile meşhur olmuştu
Magazin nostalji: "Turist Ömer Uzay Yolunda" filmi vizyona girerken
Fikret Hakan - Hümeyra nikahının öyküsü
Sımsıcak Yeşilçam Günlerinde Çekilmiş Çok Nadir Resimler
Küçük liseli kız Nilüfer nasıl yıldız oldu? Vahi Öz'ün son röportajı: Film koptu, kopuyor Yadigar Ejder Dosyası: Herkesin sevdiği "komik-kötü" adam

11 Nisan 2019 Perşembe

AKP'nin Her İşi Yalan, Her Lafı Palavra Çıkıyor

"Yerli ve milli" otomobil üretecekleri söylenen babayiğit(!) şirketler havlu attı. "Bu iş zaten imkansızdı" itirafında bulundurlar.


İktidara geldikleri günden beri yalan ve palavralarla halkın gözünü boyamayı ve vatandaşları aptal yerine koymayı "genel bir politika" olarak benimsemiş AKP'den yıllar içinde ne yalanlar duymadık ki?

Akıl ve vicdanını kaybetmiş kişiler -bunlara akepeli yandaşlar' diyoruz bu palavralara inanıyordu. Hala da yandaş/yalaka/yavşak havuz medyasının bu yalanları sürdürmesi nedeniyle cahil akepe kitlesi palavralara inanmaya devam ediyor.

Akepeli yönetici ve destekçilerin bir türlü anlamak istediği gerçek ise şu: Ekonominin, doğanın ve toplumun kendi kuralları vardır. Siz istediğiniz kadar yırtının iki kere iki beş etmez!

Gerçi cahil akepelilerin matematik ve hesap bilmedikleri de bir sır değil. O yüzden "yerli uçağımız göklerde.." veya "gelecek sene bu zamanlar uzaya çıkıyoruz.." veya "yerli-milli otomobilimiz gelecek sen bu zaman yollarda.." diye yalanlarını utanmazca sürdürdüler.

Fakat güneş balçıkla sıvanmıyor. AKP'liler istedikleri kadar yırtınsın: Yerli-milli otomobil projesi olmadı, olamıyor. OLAMAYACAK!

Yazar Can Ataklı 11 Nisan 2019 tarihli köşe yazısında şunları yazdı:


Bİ SORALIM BAKALIM

Şu yerli otomobil işi ne oldu?

Geçen akşam bir toplantıda bazı konuşmalara kulak misafiri oldum.

Çünkü oturduğumuz masada Erdoğan'ın yerli otomobil yapacakları için "Beş babayiğit" diye tanıttığı şirketlerden birinin yöneticilerinden biri de vardı.

Doğal olarak masadakiler otomobil konusunu sordular.

Kulak misafiri olmam bu nedenle.

Duyduklarıma göre, "yerli otomobilin yapılması tam bir hayal."

Hele Erdoğan'ın açıkladığı tarihe araba yetişmesi mucize bile değil.

Belki bir maket yapılabilir.

Neden peki?

Bir kere bu şirketlere verilen sözlerin hiçbiri tutulmamış.

Daha fabrika için arsa yeri bile saptanmamış.

Vaat edilen teşviklerden de bir kuruş bile gelmemiş.

5 şirket şu ana kadar 5'er milyon dolar harcamışlar ilk hazırlıklar için ama hiçbir şey yürümediğinden o paralar da uçmuş gitmiş.

Erdoğan ise çok öfkeliymiş.

Seçimden önce "babayiğitlere" fena halde gözdağı vermiş.

Ama masadaki yöneticinin söylediğine göre, "Ne kadar kızarsa kızsın yapacak bir şey yok, çünkü hiçbir şey Erdoğan'ın söz verdiği gibi gitmiyor."

Masadaki yönetici "Çünkü" diyor, "Erdoğan'ın kafasındaki ile bürokrasinin çalışması birbirini tutmuyor. Erdoğan galiba bunun farkında değil ve emirle her şeyin hallolacağını sanıyor.

Sonuç; yerli-milli diye yutturulmak istenen araba konusu da fiyasko ile bitecek haberiniz olsun.

SÖZ KONUSU YAZININ TAMAMINI OKUMAK İÇİN TIK'LAYIN

Demek ki neymiş? Höt-zöt etmekle ekonominin yasalarını değiştirmek mümkün değilmiş!