16 Ocak 2018 Salı

Cezmi Ersöz yazdı: TANRIM BU DÜNYAYI SEN NİYE YARATTIN?


Üşüyen gözlerinle geldin yanıma… Kanlı bir denizde nereye gittiği bilinmeyen siyah bir yelkenliydi gözlerin… İsyan üşür mü: Gözlerinde üşüyordu… Düşümdün sen benim… Düşlerim gözlerinde üşüyordu… Kısacık, dar vakitler sunulmuştu bize… İki kişinin yan yana bile yürüyemeyeceği dar sokaklar sunulmuştu… Kime dokunsak mutsuzluk artıyordu… Kime sarılsak biraz daha içine gömülürdü o yaralı kalplerimiz… Çok istesen de biliyordun bana dokunamayacağını… Nereye gidebilirdik ki onca mutsuzluğu ardımızda bırakarak… Kim bizi kabul edebilirdi ki durmadan çoğalan ve yasak tanımayan onca acımızla…
Biraz önce geldim yaşadığın o taşra kentinden… Öyle konuşkandı ki sessizliğin… Yol boyu suskunluğunla konuştum… Yol boyu üşüyen gözlerinle… Beni öyle üzdün ki, artık başka hiçbir şeye üzülmüyorum… Beni öyle yaraladın ki artık korkmuyorum hayattan. Eve geldikten sonra bütün gün hiçbir şey yapmadım… Oysa ben bir iş yapmayınca suçluluk duyarım. Duymadım… Telefonlara cevap vermedim… Akşama doğru sokağa çıktım, köşedeki bakakala gidip rakı, bira, çerez, yoğurt ve ekmek aldım… Eve dönerken köşe başında bekleyen adamlar laf attı bana… Benim evim uçurum sokaklarının tam ortasında… Burada yarın ne olacağı belli olmaz… Bir öfke dipten dibe çoğalır… Rahatsız olmadım bana atılan laflardan, gülümsedim sadece… Ne yapılabilirler ki bana… Senden sonra, senin gözlerinden sonra bana kim ne yapabilirdi ki…
Gülümsedim onlara… Onlarda seni gördüm çünkü… Onlarda üşüyen isyanını gördüm… Rezil bir hümanizma bu aşk… İnsana düşmanı bile sevdiriyor… Rezil bir acıma duygusu bu aşk… Kime dokunsam seni hatırlatıyor. Çünkü varlığından geliyorum ben… Her şeyi  bilmekten. İnsan her şeyi bilince rezilliğini bile seviyor… En karanlık, en ürkütücü yanlarını bile… Çünkü senden koptum ben… Senin o üşüyen ve hep kanlı gözlerinden… Şimdi koptum tüm oyunlardan. Yağmurun altında unutulmuş bir sandalye gibiyim.
Bu oyunda kolayı seçtim ben: Terk edilen oldum… Seni onca kalabalığın içinde bir başına bırakıp geriye çekildim… Seni bütün kuralların, bütün o boğucu alışkanlıkların ortasında bırakıp geri çekildim… Ben trajediyi aldım, sana esaret dolu ve o boğucu huzuru bıraktım… Ben, beni benden iyi tanıyan o dost yalnızlığı aldım yanıma… Sana karşı ne kadar iyi kalpli ve sevecen olsalar da seni gerçekten tanımadıkları için sevgileriyle seni durmadan boğan insanları bıraktım sana…
Ben hayatın dışındayım… Bana kimse bir şey yapamaz… Sense hayatın içinde kaldın… Bu aşk hiç kirlenmesin, hiç tükenmesin diye, o kanlı, o üşüyen gözlerinle hayatın tam ortasında kaldın…
Hangimiz daha çok korkaktık… Bu rolleri kim niye seçti, inan tam olarak bilmiyorum… Hem kimi suçlayabilirim ki… Ben bir başkasıysam sen kimsin ki… Hem kimse kendi yerinde değil ki… Biliyorum, sırlarını ve o kimselere benzemeyen kalbini sonsuza dek saklamam için benim olmadın da hayatın oldun… Biliyorum sevgili, aşkın kirlenme sin, diye, sen hayatını mahvettin… Hem benden başka kimin var ki senin… İşte bu yüzden benim olmadın…
Bana büyük, bana sonu gelmeyen bir ayrılık hediye ettin… Bana beni bıraktın, sen hayatta kaldın…
Yarın evleniyorsun… Yarın hayatının sana kalan en gizli parçalarını bile seni hiç tanımayan insanlara sunacaksın… Hazırsın buna… Yarın dünyanın en güzel, en çekici hayaleti olarak onların önüne çıkacaksın… Ama yine de dokunamayacaklar o saklı güzelliğine, sen onlara kendini sundukça dokunamayacaklar asıl kalbine…
Belki bir an aşkına ihanet ettiğini düşüneceksin. Bir an için zayıflayacak, her şey bitti sanacaksın… İşte o an ben geleceğim aklına… İçinin o en zayıfladığı anda… Sen kaybolursan benim de kaybolacağım, sen bir başkası olursan ömrüm boyunca benim bir daha asla kendimi bulamayacağım gelecek aklına… İşte o an düşlere kaçacaksın… Ömrünün en uzun düşüne… Ben nasıl hayatın dışşına atıldımsa, sen de gerçeğin tam ortasında düşlere sürgün edeceksin kendini… Yaşadığın gerçek sana öyle anlamsız, öyle yabancı ve öyle boş gelecek ki, kim olduğunu, ne olduğunu ve yitirdiğin her şeyi düşlerde arayacaksın… Düşlerinde nasılım inan bilmiyorum… Ama gerçekler seni nasıl kanatıyor, onu hissediyorum. Gerçeklerin düşlerine akıttığı o kanı öpmek isterdim hep…
Yarın size evliliğinizi kutlamak için yakınlarınız, eş, dost gelecek… Gelenler oynadığınız bu oyuna gerçekten inanıp inanmadığınızı anlamak için durmadan sorgulayacaklar sizi… Size inanırlarsa kendi hayatlarına olan eksik inançları biraz daha güçlenecek… Kendi hayatlarının sağlamasını size bakıp yapacaklar…
Oysa herkes zavallı… Herkes kendine tutunacak bir dal arıyor… Herkes yenik, herkes tutsak… Onların senin sığındığın düşlerinden haberi bile yok… Ve sen öyle inceydin ki sığındığın düşlerin için bile onlara karşı suçluluk duyardın…
Onların bu hayattan başka bir yeri özleyecek sezgileri bile yok… Bu yüzden benimle buluşmak için sığındığın düşlerinden bile utanırdın…
Yarın size konuklarınız gelecek… Biliyorum, onlara hiçbir şey belli etmeyeceksin… Bu evlilik yürür mü yürümez mi, diye bakacaklar gözlerinize, odalarınıza, pencerelerinize, bükülen dizlerine… Önlerine mutfakta, dolapta ne varsa sunacaksınız… Ama yine de onca sesin ortasında, ansızın bir sessizlik olacak… Bir anlık bir sessizlik… Onlar bu sessizlikten bile bir anlam çıkarmaya çalışacaklar… Bu hayatın suçu olan bu sessizliği bozmak bile bir tek sana düşecek… Bir şey yok diyeceksin, oradaki herkese, bir şey yok, geldi, geçti işte, bir şey yok… Hayatın o korkunç boşluğunu ve anlamsızlığını gizlemek yine sana düşecek…
Bu suçluluk, bu incelik niye sevgili, söylesene… Baksana, herkes bize karşı… Herkes aşka ve düşlere karşı… Baksana bu hayatta bize hiçbir yer yok, hiçbir şans… Söyle sevgili öyleyse niye korkup çekiniyoruz ki onlardan… Onlar için yokuz zaten ve hiç olmadık ki…
Baksana bizim varlığımızdan bile haberleri yok… Ama yine de biz onlar için yaşıyoruz sevgili… Seni yeni evinizde bir Pazar günü güneşten kızmış perdelerin arkasında düşünüyorum: Dizelerim geçiyor aklından: Pazar günleri içinizin sıkılması ne kötü/ ne kötü sararmış perdeler, gizli aşk, televizyon taksitleri./ Hem kocanız bile anlıyormuş artık sizi… Benimse uzun süren ergenliğim henüz bitmedi,/ oysa çoktan yitirmiştim kadınlık nüansını/ kauçuk yastıklarla sevişmekten…/ Ve yıllardır/ o uzun öğle sonları/ annemin çamaşırdan kurumuş ellerine/ dokununca ellerim,/ parçalanmış hayatımızı aydınlatırdı hüznümüz…/ Pazar günleri içinizin sıkılması ne kötü/ ne kötü sürmenaj, yağlı saçlar, takıntılar./ Hem artık kocanız bile anlıyormuş sizi/ benimse uzun süren ergenliğim bir türlü/ bitmedi…/ Ruhumda kanadı kırık bir kartal,/ kurumuş düş kanatları/ Oysa geç kaldım, yoruldum,/ Karıştırdım birbirine yalnızlıklarla, kadınları./ Artık bir başka iklimde üşüyorum…
Bir boşluk dalgası bu hayat… Bu birbirini takip eden döküntü günler… Her geçen gün sana olan özlemim büyür… Sen hayatın içinde kaldın, bana sokakları verdin, bana kimsesizliği, bana hiçbir şeye ait olmamayı verdin… Sen hayatın içinde kaldın, bana çıldırasıya seni özlemeyi bıraktın…
Nereye gideceğimi bilmiyorum… Gözlerim hep yukarda… Göçmen kuşlara bakıyorum… Telefon, telgraf tellerine… Gökyüzüne bakıyorum. Anamın o süt beyaz göğsüne bakıyorum… Karşılıksız ne kadar acı varsa hepsine bakıyorum…
Nerede sığındığım düşlerin sevgili, nereye sakladın yaşanmamış onca çocukluğumu, nereye sakladın onca temiz temiz aşkımı… Korkun ne zaman bitecek, ne zaman başlayacak düşlerin… Ne zaman başlayacak hayatımız…
Çünkü gidecek başka bir yerim yok… Sokağında geziniyorum… Dünyanın en abdal, dünyanın en çağdaş kölesiyim…
Hiç umudum yok gerçeğimden… Ömrümle oynuyorum ben… Biri çıksın beni sonuna dek yıksın istiyorum… Ben senin ruhunu evinize gelen misafirlere çay ve içki sunan ellerinde aramak zorunda mıyım?
En fazla ne kadar yıkabilirim ki kendimi, görmüyor musun yaşadığım kenti, görmüyor musun her yer ne kadar ıssız… Her yer ne kadar yalancı…
Burada herkes benimle ilgili, herkes yaşımla ilgileniyor, bazıları alnımdaki o derin çizgilere dokunuyor… Burada herkes benim gibi hayatın dışında, hepsinin elinde birer saz, hepsi yolunu kaybetmiş, hepsi abdal… Seni öyle çok anlattım ki onlara, küçümsemek ne kelime, buradakilerin hepsi sana aşık…
Her yer gökyüzü burada, her yer telefon, telgraf telleri, her yer burada hayatın dışı, bembeyaz anne göğsü burada her yer…
Dünyanın en yabancı sesiyle konuşuyorsun evine gelen misafirlerinle… Seni tanımasınlar diye bugüne dek dünyada hiç varolmamış bir incelikle hizmet ediyorsun onlara…
Kırılmasınlar diye en sıradan, en boş şeyleri konuşuyorsun onlarla…
Dizlerini hafifçe kırarak… Dizlerinin kırıldığı anda çıkan o ses aşkımdır, aşkıma yazılmıştır… Seni tanımadıkları için sana öyle iyi, öyle sevgi dolu davranıyorlar ki, kötü davranmalarını, seni parçalamalarını ve boğan, bu tutsaklaştıran huzurdan kurtarmalarını istiyorsun bazen.
Canım sevgilim hayatın kovulduğum en dip mahzeninde seni öyle özlüyorum ki, ruhunu sadece ruhunda değil, ruhunu her yerinde, o yırtık kotunda, o acemi ellerinde, o çocuksu çoraplarında, o korkusunu hemen ele veren teninde arıyorum…
Çok uzağında değilim, ne olur bir kez bak, oturduğunuz gökdelenin aşağısına bak… Orada küçük bir kulübe göreceksin… Orada bana benzeyen bir çok adam var… Hepsi aşık, hepsi yolunu kaybetmiş… Bir kez unut misafirlerini, bir kez aşağıya bak… O tahta kulübeye… Orada ömrünü senden habersiz, sana rağmen yazan birini göreceksin… Onca sana benzeyen arasında beni göreceksin… Benim o kimsesiz gözlerimde aşkının ne kadar yalnız, aşkının ne denli başıboş olduğunu göreceksin.
Hayatı seviyorum, eksik birşeyler var, daha yaşamak istiyorum, desen ne olur… Hayat kirli, hayat güvenilmez, kime güvenip yola çıkacaksın ki… Beni istediğin gibi yargılayabilirsin… Söylediğin her söz aklımda kalır… Beni sevdiğini söyle, bildiğim her şeyi o an unuturum.
Beni sevdiğini söyle senin için gördüğün bütün düşlerinden vazgeçerim.
Hem bir gün bakarsın ki çok sevdiğin ve ömrünü sakladığın o kulübe yanmaya başlar… Yanar orada tüm kardeşlerin, tüm abdallar, sırrını fısıldadığım herkes…
Hayatın bir sonu var sevgili… Tanrı buna ne yapabilir… Öyleyse bir kez de ona soralım…
Bir aşkı gün yüzüne çıkarmak için bu kadar zor mu tanrım… Söyle tanrım… Onun aşkı hayatın tam ortasında, benimse düşlerimin en saklı derininde…
Onun gözleri durmadan üşüyor… O nereye gitse hep fazla, ben nereye gitsem hep eksiğim…
Peki öyleyse bu dünyayı sen niye yarattın Tanrım…

Beni hiç yitirmemek için
hiç büyümeyen oğlun yatın
sarı odalarına kapattın beni
çocukluğumdan kanattın
beni seninle çocuk kalmaya mahkum ettin
aşkın içinde aşksız bıraktın beni