19 Şubat 2019 Salı

Politikacılara inanmayın: İşsizlik Azalmayacak! Patronlara kanmayın: Onlar İşsizlik istiyor'


Türkiye'de son bir yılda işsiz sayısı 1 milyon civarında arttı. Son üç ayda tırmanışa geçen işsizlik hakkındaki veriler, işyerleri ve emekçi örgütlerinden gelen bilgiler rakamın daha da yükseleceğini gösteriyor. Son derece vahim bir tabloyla karşı karşıyayız.

Şu anda ülkede 7 milyondan fazla insan işsiz. Başka bir ifadeyle çalışabilecek durumda olan ve çalışması gereken her beş yurttaşımızdan birisi şu anda hayatını kazanamıyor ve büyük zorluklarla boğuşuyor.

İşsizlik oranları gençler ve kadınlarda tahmin edileceği gibi daha da yüksek. Herkesin mağdur olduğu bu tabloda gençler ve kadınlar ortalamadan daha mağdur. Ne okuyan ne de çalışan yaklaşık bir milyon gence sahip bir ülkede yaşıyoruz.

Peki bir şekilde şu anda bir işe sahip emekçiler ya da okumayı başaran gençler... Tablonun vehametini onlar da görüyor elbette. Şu anda çalışan emekçi, işini kaybetme korkusuyla daha aza razı ediliyor, daha kötü koşullarda daha uzun saatler boyu mesai harcıyor. Okumakta olan genç, okulunu bitirdiğinde neyle karşılaşacağını üç aşağı beş yukarı biliyor. Çok büyük bir çoğunluk geleceği hakkında endişeli ve umutsuz.

İşsizlik rakamları bu ülkenin genel durumuna dair son derece açıklayıcı bir gösterge. İnsanların iş bulamadığı, iş bulsa dahi hep bir tehdit altında zor koşullarda ve düşük maaşlarla çalıştığı, yoksulluk ve geçim sıkıntısının yaygın bir problem olduğu bir ülke Türkiye.

Üstelik, Türkiye işçi sınıfının ağırlıklı olarak Suriye ve Asya ülkelerinden alınan göçle birlikte değişen yapısı sorunları şiddetlendiriyor. Türkiyeli emekçilerden de daha berbat koşullarda, çok ucuza, genel bir kural olarak kayıtsız ve güvencesiz çalışan bu insanlar sınıfın en mağdur kesimi. Bu mağduriyetin kendini bilmez CHP ve İyi Partililerce ırkçı bir siyasetin malzemesi yapılması da işin cabası...

Dahası bu tablonun kalıcı olduğuna, Türkiye ekonomisi krizin ardından tekrar büyümeye başlasa bile problemin çözülmeyeceğine dair çok sayıda işaret var. Bu nedenle krizin istihdam üzerindeki etkisini göstermek yararlı ama krizin kısa vadeli etkileri hafiflediğinde sorunun düzeleceğine dair bir algı yaratmak son derece tehlikeli.

Türkiye yüksek işsizlikle yaşayacak. Aynı şekilde Türkiye'de ücretler düşük kalmaya devam edecek. Çalışma koşulları kötüleşecek, mesai saatleri uzayacak, kayıtsız ve güvencesiz çalışan sayısı azalmayacak.

Yaşanılan kriz bu tabloyu kalıcılaştırmak için bir fırsat olarak kullanılacak. Çünkü Türkiye'deki patronlar toplam üretimden aslan payını almaya ve zenginleşmeye devam edecek.

Bir yanda kriz koşullarında dahi servetleri azalmayan, iflas bile etseler yaşam standartları düşmeyen zenginler... Diğer yanda ise derin bir gelecek endişesiyle yoksullukla boğuşan milyonlar...

Kolay yönetilebilir bir çelişki değil bu. Bu derin çelişkiyi yönetmek ve bu düzenin sürmesi için daha fazla sağcılık şart.

Yoksul milyonların tamamının gerici ve milliyetçi fikirlere alıcı olması şart değil, ama alıcı olanların sayesinde bu milyonların böylesi bir sağcı kıskacın içinde kalması şart.

Toplumun genelinin toptan bir sağcılığa ikna edilmesi şart değil ama düzen siyasetinin geneli sağcılaşırken piyasacılık gibi, patronların dokunulmazlığı gibi düzen ilkelerinin herkese benimsetilmesi şart.

Düzen siyasetinin varolan parti ve kişilerle yetinmesi veya ilelebet aynı dengelerle sürmesi şart değil, ama siyasetin tıkanma ihtimaline karşın şapkadan çıkarılacak tavşanın, aranılacak yeni yolların sağcılıkla ilişki kurması şart.

Seçim öncesi düzen partilerinin söylemlerinin birbirine benzemesiyle, ilkesizleşmesiyle, bir tür iç içe geçme haliyle iyice ayyuka çıkan toptan sağcılaşma Türkiye'nin yönetilmesi için zorunlu bir tercih.

Kademelendirilmiş bir ideolojik taarruz bu. Dinsel gericilik ve milliyetçilikten kendisini kurtaranın bu ağır sağcı atmosfer içinde piyasacılığa, patronlarla barışmaya veya emperyalizmden çare ummaya ikna edildiği çok yönlü bir saldırı...

AKP'si, CHP'si, HDP'si ve tüm diğerleriyle işte bu sağcılığa razı edilmeye çalışıyoruz. Onlar buna zorunlu çünkü.

Peki ama biz buna niye razı olalım?

Böylesine kapsamlı bir sağcı dalgaya direnmenin tek yolu var oysa. Bu dalganın parçası olmuş ya da bu işe bulaşmış her tür siyasi akımla özenle ve titizlikle mesafeyi korumak, kendimizi bu bütünden ısrarlı ve tutarlı bir şekilde ayrı tutmak. Yol bu...

Düzenin sağa yönelme zorunluluğu, solun emekçiler ve yoksullar için bir umut olmasının önünü açabilir. Yeter ki biz işsizi ve çalışanıyla, genci ve yaşlısıyla emekçilerin hakkını savunmayı sürdürelim, bu sağcılığa karşı solda ve dik duralım.